Cumartesi, Nisan 14, 2007

Allah'a iman bir kalb heyecanıdır

Allah'a iman insanın, hem kendirli keşfetmenin, hem de evrenin bilinmezlerini sezmesinin doyulmaz bir sanatıdır. Allah, yüce varlığını arayıp bulabilme yeteneğini yalnız insana lütfetmiştir. Tüm varlıklar yapılarındaki otomatizma ile ilâhi kudretin emirlerim temsil ve itaat zorundadırlar.

Yalnız insan, Allah'ı sezip sevdalanmak ve Onun emirlerini yaşamak sırrı taşımaktadır. Zaten insanın bilinmezliğindeki en büyük sır, insanın bu yeteneğidir. Bu duygu kalpte yaşayan müstesna bir mucizedir, Bu yüzden Allah'ı zihinlerin karmaşık sahillerinde, beynin kıvrımlarında bulmaya çalışmak bir anlamda şekillendirmek, sonu hüsran olan bir gaflettir.

Bugün Allah'a iman :konusunda beşeriyetteki çarpık kavramlar, hatta ateistlik bu yanlıştan doğmaktadır. Halbuki Allah'a iman, karşı koyulamayan bir kalp heyecanıdır. Hiçbir yanlışın onu çarpıtması, şaşırtması düşünülemez. Çünkü o çok canlı, çok güçlü bir ışıktır. İlâhi cereyanın (ruhun) insana intikal ettiği noktada parlar.

Günümüzde Allah'a inanmayanların büyük çoğunluğu bu gönül coşkusuyla zihindeki çelişkileri fark edemeyen bir gafletin esiridir. Yüce Fâtihamız bunları "dallîn" diye vurgulamıştır. Yaratılışta her insanın gönlünde var olan bu iman ışığı nefsin dünya tutkusuyla körleşir. Sonra da insan, zihinsel bilinçlerinde acaip Allah kavramları geliştirmeye başlar. Bir anlamda beyinlerinde yarattıkları çarpık ilâh kavramlarına taparlar. Dünya tarihindeki putperestlik bu çarpıklığın en net şeklidir.

Yüce kitabımız Allah kavramım akıl almaz bir ilâhî sanat içinde bize lütfetmiştir. Hiçbir yanılgıya fırsat vermeden gönlümüzdeki bu ışığı bize tanıtmış, o nurun sırrını bir heyecan coşkusuyla bize öğretmiştir. Allah'a imanın ancak tevhidle (birleme) mümkün oluşu İslâmın ve imanın temel kaynağıdır. Bu hikmet bizzat Allah kelimesinin etimolojisinde bile mevcuttur. Bu kelimeyi Kur'an getirmiştir. Ve kalıpsal nitelikleri itibariyle tam bir benzersizlik sırrı taşımaktadır. Öyle ki, Arap etimoloji alimleri Allah kelimesinin mâna ve kapsamını bilememektedirler.

Çeşitli lisanlarda Allah kelimesine karşılık saydığımız kelimeler aslında "ilâh" kelimesinin karşılığıdır. En yakın tanıdığımız ingilizce'de "God" Fransızcada "Dieu" ve Türkçede "Tanrı" kelimeleri bunun örnekleridir. Nitekim Allah kelimesini gramer açısından çoğul yapmak imkansız olduğu halde yukarıda bahsettiğimiz kelimeleri kendi lisan gramerleri içinde çoğul olarak kullanmak mümkündür. Mesela "Tanrılar" ya da Fransızcada "Dieux" şekillerine dönüştürmek mümkündür. Nitekim Arapçada da ilâh kelimesini çoğullaştırmak için "Âlihe" demek gerekir. Allah kelimesinin bu benzersiz niteliğini en açık bir şekilde kelime-i tevhidde (Lâilâhe illallah) ve onun tercümesinde fark ederiz. Bilindiği gibi kelime-i tevhidin ifadesi şöyledir: "Hiçbir ilâh yoktur, ancak Allah vardır. Kelime-i tevhidi bir başka dile çevirirken "Allah" kelimesini aynen korumamız gerekir. Aksi takdirde bir zamanlar Türkçe ezan içinde "Tanrıdan başka tanrı yoktur" gibi saçma bir çelişkiye düşeriz. Halbuki doğrusu "Allah'tan başka ilâh yoktur" ya da "Allah'tan başka tanrı yoktur" şeklinde düşünülebilir.

Zaten Kelime-i tevhid, ifadesi itibariyle Allah'ı beyandır. "Lâ ilâhe" de ki negatif kavram tüm ilâh sanılan yanılgılardan kurtulmayı emretmektedir. Ancak Allah vardır. Onun dışında yaratıcılık izafe edilecek hiçbir güç olamaz. Bu kavram daha lisanın başlangıcında, Allah'a yanılmadan iman edebilmenin yürekteki gerçeğini ifade etmektedir. Yüce kitabımızda Allah kavramına getirilen net tanım ise Süre-i İhlas'ta billurlaşmıştır. Dört ilke halinde Allah kavramına yaklaştıran İhlâs sırrını şöyle özetleyebiliriz:

Dört ihlas sırrı

a. Allah "Ehad"dır. Benzeri olmayan bir tekliğin sırrını taşır. Arapçanın zengin dil çizgisi içerisinde tekliğin ifadesi vahdaniyet kelimesindeki kalıpla ifade edilir. Dolayısıyla İhlas'ın bu emri başka tekler için kullandığımız "vahid" kelimesinden çok ötededir. Ehad, rakamdaki bir teklik değil, yegane tek olanın "Ehad" sırrının bir ifadesidir. Ehad kelimesi çokluklarla mutlak tek olan Allah arasındaki farkın en çarpıcı tanımıdır. Allah öyle bir tektir ki, varlık yalnız ona has bir gerçektir. Çokluk âlemlerindeki bir çok güç ve etki görüntüleri, hatta bunlardaki vahdaniyet gözlemleri bir yansıma ve şaşırtmacadır. Mesela bütün varlıkların temelini teşkil eden enerji üretişi, kuant vahdaniyet sırrı taşır. Ancak "ehad" değildir. Çünkü dönüşüme uğrar. Hatta boyutların çizgileri içinde kaybolabilir. Cenab-ı Hakkın "Ehad" sırrıyla bize "Sakın hiçbir şeyle benim ehadiyetimi kıyaslamayın" buyuruyor. Ehad'in bu kavranması güç hikmetine ikinci âyetteki "Samed" sırrı açıklık getiriyor.

b. Allah "Samed"dir. Yani öyle bir mutlak güçtür ki, hiçbir şeye muhtaç değil, herşey Ona muhtaçtır. Enerji bakımından muhtaçtır, ilim bakımından muhtaçtır. Geçici varlığını sürdürebilmek için muhtaçtır. Bir anlamda Ehadiyetinin en canlı görüntüsü bu Samed sırrında gizlidir. Tüm evrenlerde Allah'ın sonsuz gücü hakim olan hikmeti işte Ehad ve Samed yasaları ile kesinleşmiştir.

c. Sûre-i İhlâ'ın çok önemli bir hükmü de "doğrulmamıştır ve doğurmamıştır" şeklindeki çeviri ile bilinen sırrıdır. "Yelid" ve "yüled" kelimeleri latince karşılığı generasyon meydana getirmek ve getirilme anlamınadır. Nitekim hidrojenin karşılığı latince "su meydana getiren" dir. Bu gazın Arapça ismi müvellidülma'dır ki, oda suyu meydana getiren demektir.

İhlâs Sûresinin bu hükmü bazı zihinlerde sapık bir şekilde yerleşen "Peki Allah'ı kim yarattı" şaşkınlığını da yok eder. Çünkü o öyle bir mutlak tekliğin ve samed'in temsilcisidir ki Onun dışında Ona menşe olacak bir şey düşünmenin akılda yeri yoktur. Allah'ın bir şey doğurmadığı hükmü ise çokluk aleminin yaratılışını Allah'ın bir parçası saymak gafletini yok eder. Allah öylesine müthiş bir kudret ki, bir şeyi yaratmak için murad etmesi, tasavvur etmesi yeterlidir. Onun kudretinden yansıyan sıfatları bir TV dalgasının titreşimleri gibi hemen ekranda görüntüye geliverir. Sûre-i İhlâs'ın üçüncü hükmü gereği, evrendeki enerjiler, galaksiler, Allah'tan bir şey eksiltmek şöyle dursun, yalnız İlâhi tasavvurun yansıyan titreşimleridir.

Maddesel evrenin yaratılışı için en inanılır bilimsel teori sayılan ak noktadan fışkıran akıl almaz enerji selinin evrendeki varlıkları meydana getirdiğim ilmi bir yakınlık içinde İhlâs'ın bu sırrı ile birleştirebiliriz. Âlemlerin meydana gelmesindeki güç ve sonsuz enerjiler Allah'tan yapılan bir harcama değil, Onun bir noktaya nazar etmesinden doğan muhteşem senaryo zincirleridir. Kavranması ve anlaşılması güç gibi görünen bu ilkeleri bildiren Allah, Sûre-i İhlâs'ın dördüncü ayetinde idraklere müthiş bir ihtar yapıyor.

d. Allah'ın benzeri ve zıddı yoktur. Onun ehadiyeti karşısında zıt ve benzerlerle kazandığınız zihinsel bilincinizle hüküm çıkaramazsınız. Çünkü Onun ehat sırrı benzerlik ve zıdlık ilkelerinden yola çıkarak kavranılamaz.

Peki Onu nasıl tanıyıp iman edeceğiz? İşte bu esrarlı anahtar da sürenin isminde gizlidir. Tıpkı bir müthiş hazinenin, açılması imkansız kilidini açar gibi Sûre-i İhlâs'ın ismi, sorunu çözmüştür. Yüce kitabımızda bütün süreler isimlerim konularıyla ilgili bir kelime ile tanıtırlar. Genelde bu süre isimleri bir anlamda o sûrenin en önemli mesajına da ışık tutar.

Sûre-i İhlâs inzal olduğu zaman bu sürenin ismini Hz. Cebrail'in ne şekilde takdim edeceğini merak içinde beklediler. Hatta zihinlerden samed ve ehad gibi kavramlar geçti. Fakat ona gelen isim İhlâs'tı. İhlas gönüldeki içtenlik demektir. Cenab-ı Hak süreye bu ismi vererek bu zor bilmeceyi ancak gönlünüzde çözebilir, bulabilirsiniz diye emretmişti. Cenab-ı Hakkın yüceliğini, sonsuz gücünü, ilmini kavramak zihinlerin akılların maveralarında bitemez. Evrenlerin akıl almaz derinlikleri ve hikmetleri ancak gönlün, yani insan kalbinin sonsuz derinliklerinde bulunabilir. Bu da ihlâs sırrının en açık hikmetidir.

Gönül cereyanının ve heyecanının Allah'a götüren hikmetinden uzak kalanlar, yani tüm evrenleri seyreden kalp televizyonunu kapatanlar Onun varlığını sınırlarındaki cüce mekanlarda görmek isterler. Kendi ilim ve akıl aczlerine uygun bir yaratana inanmak isterler. Böylece Allah'a inandıklarım sanırlar. Halbuki bu küfürden daha kötü bir gaflettir. Zihinsel düşünce yanlışlarla doğruları ancak gönül cereyanıyla ayırt edebilir. Böyleleri bu duygudan mahrum oldukları için Allah diye inandıklarını sandıkları ilâh kavramım cüceleştirir, kendi sınırlarına getirir. Kendi zihninde varlığına inandığı galaksilerde imparatorluklar hayal eder ve tüm evrenin yönetimini kendinin minnacık fizik bilgisiyle bağdaştırmaya çalışır. Kendine şah damarından daha yakın olan Allah cereyanının sırrını gönlünde fark etmez de sonsuza yakın uzaklıklarda kendisiyle ilgilenmeyen bir ilah kavramına bağlanmaya çalışır.

Allah'a imanda Sûre-i İhlâs'ın mutlak çizgisi kesindir. Hiç kimse zihinsel düşüncesinde yarattığı bir mabudu Allah sanarak "işte inanıyorum ya" aldatmacasına giremez. Uzun yıllar ateist kalarak Allah'a inanmakta direnen çağımızın en büyük matematikçisi Martin Gadner'in Kur'an'ı okuduktan sonra, "işte şimdi gerçek AIlah'a inandım" sözü akıl sahipleri için inkar edilemez müthiş bir gerçektir.

İnsanları, AIlah'a inanmak, Kur'an'ın tanımladığı çizgiler içerisinde inanmaktan alıkoyan en hain tuzak mesuliyet korkusudur. Çünkü AIlah'a Kur'an'ın nurlu ışıkları penceresinden bakarak inanan bir insan, hayatına haysiyetli bir ahlak çizgisi getirmek zorundadır. Ne yazık ki, pek çoklarını, gerçek insanlığa götüren bu yürümek zor gelmektedir. Onun için de insanlar gerçek Allah inanandan kaçarak kendi yarattıkları putlara inanmayı tercih etmekte, sırası geldiğinde de rahatlıkla "Ben de Allah'a inanıyorum" diye kendi kendini aldatabilmektedir.

İlim Allah diyor

Yüce Kitabımız Allah'ın inkarının mümkün olmayacağını pek net bir şekilde dile getirmektedir, inananlara "mü'minler" diye hitap eden Kur'an inanmayanlara kafir kelimesiyle hitap etmektedir. Halbuki mü'minin karşıtı münkir olmalıdır. Rabbimiz inkarı mümkün olmayan bir gerçek olduğundan inanmayanlara münkir değil, kafir (gölgeli) tabirini kullanarak AIlah'a inanmanın zorunlu olduğunu, inanmayanların gerçekle aralarına perde koyanlardan ibaret olduğunu buyurmaktadır.

Küfrün, yani Allah'a inanmayışın gerçekte kendi arasına perde çekmek anlamına geldiğinin en bariz örneği çağımızdadır. Çünkü çağımızda Allah'ı inkar, fiziği inkar anlamına gelmektedir. Prof. Faul Devies bu gerçeği bilim dünyasında ilk kez net bir şekilde açıklamış. Modern fizik ve Allah inancı kitabında uzun uzun örneklerle fiziği inkar etmeden Allah'ı inkar etmenin mümkün olamayacağım kurallaştırmıştır.

Prof. Faul Devies'i bu inanca ilk götüren deney mutlak boşlukta kuantların varlığını tesbit etmesi olmuştur. Fizik biliminde en basit örneği elektrik ampullerinde görülen vakum (boşaltma eylemleri) geliştikçe fiziğe pek çok yararlı keşifler yaptırmıştır. Nitekim x ışını da bu sayede keşf olmuştur. Ancak fizikteki bir kanaat, mutlak boşluğun elde edilmesini, edildiği taktirde de hiçbir kuantın böyle mekanda kalamayacağı yönündedir. Paul Devies bu zoru başarmış, mutlak vakumu laboratuarda elde etmiştir. Bundan sonrası ise şüphesiz önce Devies'i, sonrada tüm ilim dünyasını hayretler içinde bırakmıştır. Çünkü deney sonunda mutlak boşluk mekanında yepyeni kuantların ortaya çıktığı görülmüştür.

Bu sonuç mutlak boşluğun, yokluğun olamayacağını fizikçe tespit edince Allah'ın bitmez kudreti karşısında yoklara mecal olmadığı ortaya çıkmıştır.

Bilim dünyası benzeri bir gerçekle uzayda da tanışmıştır. Daha önceleri uzayın bazı yerlerinde varlıklar olduğu, bazı yerlerinde ise boşlukların varolabileceği sanılıyordu. Hoş bir tevafuk, Marksizmin yıkıldığı 1987 yılında uzayın her noktasında kuant titreşimlerinin olduğu kanıtlandı. Uzay bilimcilerinin dünyanın en ünlü fizik laboratuarı olan Berkeley laboratuarıyla ortaklaşa yaptıkları bu tespit, bütün dünyada, ateizmin tarihe karışması şeklinde tebliğ edildi.

19. asrın histerik ateist kavramları böylece tarihe gömülmüş oldu. 1950'li yıllarda DNA'nın (canlının temel molekülü) keşfiyle birlikte evrimin on anlamayacak bir biçimde yara almaşı daha sonraları 70'li yıllarda ozon üzerinde yapılan araştırmalar tesadüfçülük ilkelerini zaten tamamen ortadan kaldırmıştı. Ancak bilim dünyasındaki bu gelişmeler halk kitlelerine gereğince; yansımadı. İlmin çok ciddi delilleri içinde bu iki noktaya biraz değinmek istiyorum.

Ateizme ve Marksizme iki temel dayanak evrim ve raslantıcılıktır. 19. asrın bilim sarhoşluğuna, hatta komasına girdiği devirlerde fizik olayların raslantılarla meydana gelebileceğişüncesi, hatta buna bağlı olarak canlılığın bile biyolojik bir rastIantıdan doğduğu, sonradan gelişe gelişe insan ve bitki varlığı meydana getirdiği (evrim) ortaya atılmıştır.

İlimde tesadüfe yer yoktur

Yeryüzünde hayatın temeli olan suyun varlığı fizik rastlantı koşullarım reddetmeye kafi sebeptir. Su gerek donduğu zaman, gerek buharlaşıp yağmura dönüştüğü zaman, rastlantı düşüncelerim kahreden fizik mucizelere sahiptir. Bunlardan ilki suyun fizik yasalara göre, yani sıfır derecede donduğunda ağırlığının, en yüksek noktada olması ilkesinin aksine su +4 derecede en ağır oluşudur- Bu yasa dışı olay hayatın suda başlayış nirengilerinden biridir. Bu sayede denizler buzla donmaktan kurtulmuş, hayat devam edebilmiştir.

Yine hayatın mucizevî bir yandaşı olan yağmurun yağışı da tüm fizik kurallarım alt üst eder. Atmosferin üst seviyelerinde-20 ile - 60 dereceleri arasında değişen ısı koşullarına rağmen su buharı donup bloklar halinde yere düşmez ve yağmur damlacıklarının teşekkülüne fırsat verir. Su moleküllerinin sıfır derecede katılaşması gerekirken atmosferde -40 dereceye kadar donmayışları bir meteoroloji mucizesidir. insanlar eski çağlarda Allah'a inanmak için olağanüstü görüntüler beklemişlerdir. Bu mucize arayışı böylece fiziğin muhteşem matematik sınırları içinde, her gün atmosferde ve denizlerde cereyan edip durmaktadır.

Astrofiziğin daha derin araştırmaları içerisinde pek çok mucize vardır. Bunlardan ilmin yakalayabildiği Helyum - 3 mucizesi pek çarpıcı bir örnektir- Bilindiği gibi galaksilerde Hidrojen ve Helyum çok müstesna enerji dengesi sırları taşımaktadırlar. Helyumun güneşlere ve gezegenlere enerji kaynağı olan ve dünyamızda hidrojen bombası diye isimlendirilen Özelliği çok önemlidir. Ancak evrenin birçok noktalarında mutlak sıfır dediğimiz -273 °C noktasına ulaşan mekanlar mevcuttur. Helyumun bu mekanlarda donması demek, o mekanlarda enerjinin bitmesi demektir. Halbuki Cenab-ı Hak, Helyum molekülüne bir mucize damga vurarak Helyum molekülünün evvela sıvı, sonra katı olma özelliğim bozarak Helyum-3'ün katılaşma eylemi gösterir göstermez sıvıya dönüşmesin! mümkün kılmıştır. Böylece Hel­yum donarak enerjinin sıfır olmasını engeller. Galaksilerde geçici olarak sağlanan bu dengeler enerjinin sonsuz alışverişini, sağlar.

Tesadüfçülüğü kökünden kahreden bir tespit de son on yıl içinde gerçekleşmiştir. Astronomi bilim adamları uzayda iki galaksinin yani milyarlarca yıldız kümelerinin yörüngelerinin çakıştığım ve büyük bir uzay felaketini tespit ederek beklemeye başlamışken iki galaksinin birbirine ziyan vermeden yollarına devam ettiklerim hayretler içerisinde görmüşlerdir. Hatta David Malland isimli bir bilim adamı Avustralya'daki laboratuarda filme almış, bir yandan da bilgisayar aracılığı ile olayı görüntülemiştir. Birbirinden farklı milyar kere milyar yıldızın cazibelerinin nasıl dengelendiği ise tüm akılları ve zekaları dondurmuştur.

Atmosferimizde burnumuzun dibinde duran bir ilahî mucizeyi (ozon) son 25 yılda fark edebildik. Bilindiği gibi Ozon, Oksijen atomundan kurulu bir gazdır. Ve dünyamızda yüksek Oksijen etkisini temsil etmekle tanınır. Atmosferde ise bütün yeryüzünün atmosferim 15 ile 40 km'lik bir kuşak içinde saran bir perdeyi temsil etmektedir. Ekvator kuşağında daha kalın, kutuplarda daha ince olan bu perde, arzı daha doğrusu canlıları güneş ışığının şiddetli ultroviyolesinden korumaktadır. Işın fiziğini bilmeyenler için bu kadar tanım doğal sanılabilir. Halbuki ışın fiziği bize bir perdenin şiddetli ışınları geçireceğim, zayıf ışınları alıkoyacağını bildirmektedir. Ozon bunun tam tersini F yapmaktadır. Yani güneşin zayıf ultroviyolelerini geçirip şiddetli ultroviyoleleri tutmaktadır. Bu olay ışın fiziği açısından tersi düşünülemeyen bir mucizedir. Dünyadaki hiçbir madde zayıf ışınları geçirip şiddetli ışınları tutacak bir özelliğe sahip değildir. Ozon moleküllerinin bu mucizeyi nasıl bir enerji sistemi içinde gerçekleştirdiği de kesinlikle bilinmemektedir. Ozon tabakasının hayata ferahlık veren bu sırrı yanında, bir başka özelliği de iklimlere verdiği yön ve havadaki, oksijen oranını ayarlama sırrıdır.

Ozonun atmosferde teşekkülü havanın elektriklenmeği, yani yıldırımlar sırasında meydana gelmektedir. Genelde Ozon fevkalade çok miktarda teşekkül eder ve çoğu kez Ozon perdesinde görev almayacak fazla Ozon molekülleri tekrar normal Oksijen moleküllerine dönüşür. Ozon perdesinin kalınlığı ise hem havadaki Oksijen miktarının dengesi, hem de iklim bakımından çok Önemlidir. Büyük çoğunluğu Kuzey yarım küresinde bulunan çam ağaçları arzın oksijen fabrikalarıdır. Bu fabrikalar eğer Oksijen miktarım fazla miktarda üretirlerse tehlikeli bir durum meydana gelir. Eğer aksi olursa yine atmosfer zora girmiş olur. Bunu kar yağışları ayarlamaktadır.

Karla kaplanmış çam ağaçları Oksijen yapımını azaltır. Hava kirlenip Oksijen ihtiyacı çoğalırsa kar yağışının azalması lazımdır ki, çam Oksijen fabrikaları tam randımanla çalışsın. Yakın çağda özellikle savaşlarla atmosferin kirlenmesi kar yağışını azaltmıştır. Kar yağışını etkileyen en önemli unsur Ozon tabakasının kalınlığıdır. Atmosferdeki Oksijen azaldıkça Ozon incelir ve böylece Oksijenin çoğalmasına fırsat verecek bol güneşli havalar hakim olur.

Canlılarda mucize şifreler

Biyoloji'deki mucizevî gerçeklerin aydınlanması Watson'un DNA'yı keşfiyle başlamıştır. Bu moleküllerin içindeki nüklit formüllerini farklı kılan zincirler halinde birleşmesi hücreye bir tarz program intikaline vesile olmaktadır. Böylece pek çok tür hücre ya da mikrop canlısı hem meydana gelmekte, hem kendi yapısını genetik bir şekilde devam ettirebilmektedir. Genellikle canlıların taşıdığı bu biyolojik programlara genetik şifre denmektedir. Bu şifreler biyoloji mucizesi iken insanın biyolojik şifresini, yani bir hücrenin içerisindeki milyonda bir milimetrelik çizgilerde sıralayabilmesi, değil tesadüfçülük bilimcilikle bile mümkün değildir.

Bir insanı meydana getirecek olan embriyon hücresi yapısındaki özelliklerin yarısını anne yumurtasından, yarısını babanın sperm hücresinden alır. Bu şifreler genellikle kromozom dediğimiz 2 taşıyıcı vagonda depolanmıştır. Dolayısıyla 46 vagonu temsil edecek insanın yapısal genetiği bu ahenkli buluşma ile teşekkül eder. Bir insanın mutlak olan özellikleri altmış bin kadar farklı istidadı temsil etmektedir. Bu istidatların yansı annenin 2 kromozon vagonunda bekletilir. Eksik olan diğer 2 vagondaki istidat meni hücresi tarafından tamamlanacaktır. Fakat düşünününüz ki, annenin 30 bin eksik istidadının hangilerinin hangi sperm hücresinde var olduğunu bilmek mümkün değildir. İlkah sırasında muhtelif şifreleri taşıyan 200 milyon sperm hücresi annenin yumurta hücresi etrafında toplanarak ona bu zor görevi vermek için sırada beklemektedirler. Annenin yumurta hücresi kendilide eksik genetik şifreleri taşıyan 250 milyon spermden birini teşhis ve tespit etmek durumundadır. Bir deyimle 250 milyon fincanın altından yüzüğü bulacaktır. Böyle mucizevî bir oyunu, Allah, ilminin sonsuzluğunu sergilemek için yaratmıştır. Senaryonun akıllara durgunluk veren bu etabından sonra daha akıl almaz bir macera başlayacaktır, ilkah olmuş yumurta hücresi bölünmeye başlayacak, her bölünüşte bir hücreden otuz milyon hücreye kadar şifreler zıt oldukları hücrelere taşınmak zorundadır. Bu dizide 10 milyarda bir hata, insanların dilini karnından, idrarını ağzından salmak gibi vahim sonuçlar doğurur.

Gerek döllenme sırasındaki seçimde, gerekse şifrelerin hücreden hücreye arızasız aktarılmasındaki matematik ahenk probabilite (olabilirlik) matematiği açısından hesap edildiği takdirde bir insanın yumurta safhasından sonra geçirdiği bu biyolojik macera rastlantı açısından on üzeri eksi iki yüz elli rakamıyla ifade edilebilir ki, her saniye iki ilkah varsayımıyla bir insanın meydana gelebilme zamanı iki yüz elli trilyon yıldır. Demek ki, biyolojide probabilite değil, îlahi ilmin mutlak hakimiyeti söz konusudur.

Gerek bugün fizik ilminin ulaştığı noktalar, gerekse biyolojinin sanatlaşan sırları biyoloji ve fizik ilmim inkar etmeden Allah'ı inkar etmenin mümkün olmadığım göstermektedir, ilmin gösterdiği bu kırmızı kartlar ateizmi ilim sahasından atmıştır.

Mânaya inanma mecburiyeti

Bir mü'min kelime-i şehadet getirdiği an İslamiyete giriyor. Yine lisanen tekrar ettikten sonra imanın kalbe intikali lazımdır. Bu intikal sürecini tamamlayabilmemiz için Cenab-ı Hak, bizim iman müracaatımız üzerine bir senet imzalatıyor. Bu senet imanın altı maddesini bir arada hamur yapan fevkalade hikmetli bir ilahi beyannamedir. Bu beyanname bir hadîs-i kudsî şeklinde gelmiştir. "Biz mü'miniz" dedikten sonra, Âmentü'nün bütün diğer maddelerine çok sıcak bir şekilde, Allah'a imanımızın adeta tabii sonucu gibi yaklaşmamız lazımdır.

Burada enteresan olan Âmentünün dizilişi üzerindeki hikmetlerdir. "Âmentü billahi" (Allah'a inandım) dedikten sonra, arkasından "Ve meleklere" diyoruz. Şimdi "Melâiketihi" dememiz bir anlamda kelime-i şehadetin temel unsurundan olmayan bir cümleyi söylüyoruz. Çünkü, kelime-i şehadetin temel unsuru Allah'a ve Resulüne iman etmektir. Âmentüye "Allah'a inandım, Resulüne de inandım" diye girmesi lazım gelirken, birden bizi Cenab-ı Hak, meleklere imana davet ediyor. Bu fevkalade ilginçtir. Yani bunun üzerinde mü'minlerin çok sıcak bir hikmet araması lazım gelir. Cenab-ı Hak için resullerden, kitaplardan, kaderden ve ahiretten -ki hepsi birbirinden önemli konu- önce niçin meleklere imana davet ediyor.

Bunun hikmetini anlayabilmek için Sûre-i Bakara'daki gayba iman sırrını bilmek lazım gelir. Cenab-ı Hak mü'minleri gayba imana çağırırken dikkat ederseniz, "Şuhudî kavramların ötesine geçin, gayba, görmeden iman etme sırrına erin" diyor. İşte meleklere imâna davetteki hikmet budur.

Gerçi biz Asr-ı Saadette değiliz. Efendimizi (a.s.m.) görmemiş olmanın acısını yaşıyoruz, ama unutmayalım ki, Efendimizin getirdiği kitapla ve insanlığa gönderdiği mesajlarla bir tarz görmüş gibiyiz. Gaybiyet yok ortada, ama meleklere imanda gaybiyet var. Hiç kimse melekleri görmüyor, ama Allah, insanları kendisine imandan sonra ilk önce meleklere imana çağırıyor. Ne demek bu? Allah, "Görmediğinize inanmayı öğrenmedikçe Resüle, kitaplara, ahirete ve kadere iman tekemmül etmez" diyor. İşte Âmentü, insanın her çağda garip bir gafletim tashihle başlıyor.

Bu garip gaflet, görmediğine inanmama gafleti, şuradan ileri geliyor, insanlar maddesel dünyada yasayarak ışınların, seslerin, sıcağın, soğuğun varlığını hissederek bu şeylerin varlığına inanıyor. Ama görmediğine iman ancak kalpten gelir. Yani gönülden inanırsınız, işte Cenab-ı Hak Âmentünün hemen basında bizi iman-ı kalbîye çağırıyor. Kelime-i şehadetin lisanen tekrarından sonra, kalben tasdik faslına geçebilmek için birinci maddede, "Madde ötesine inanın" diyor. Melek madde ötesidir. Dört boyutlu şişleme tabî olmayan varlıklardır.

O halde Cenab-ı Hak, imanımızı, dudağımızdan gönlümüze indirmek için yapacağımız ilk operasyonu meleklere iman sırrıyla dile getirmiş oluyor. Yani Allah, "Maddeyi geçin, mânayı tanıyın. Eğer siz mânaya iman edemezseniz, imanınız tekemmül etmez. Bana da inanamazsınız" diyor.

Şu halde, biz madde ötesine imanla mükellef tutuluyoruz. Madde ötesi de zihnen bulunamayacağına göre, ancak gönül yoluyla bulunabilir, işte meleklere imanın başa alınmasının hikmeti, imanı, lisandan gönle intikal ettirmeyi sağlamaktır.

Madde ve mâna kavramlarını biraz açacak olursak, madde, bugünkü fiziğin bize tanıttığı noktada dört boyutlu bir sistemdir. Boy, en, derinlik ve zaman boyutlarıyla çerçevelenmiş birtakım olayların tümü maddedir. Işın da, atom da, cisimler de bunun içindedir. Görünmeyen ışınlar da bu madde kavramının içindedir. Çünkü bunlar madde boyutlarına koordine olmuşlardır, uyum göstermişlerdir.

Dört boyutlu cisim

Yani bir şeyin madde olması demek, bu dört boyuta uyması demektir. Eğer evren bu dört boyuttan ibaret olsaydı, o zaman bizim için ne melek kavramım, ne madde ötesi kavramını düşünmek mümkün olmayacaktı. Ama bugün bilim gelişe gelişe maddenin ötesinin olabileceğini kesinleştirdi. Aslında "Madde ötesi olmaz" sözü 19. asrın sözüdür.

Şimdi çağımızın, özellikle günümüzün bilimleri madde ötesinin olabileceğini, ama bilemediklerini söylüyorlar. "Madde ötesi olmaz" demek başka, "Madde ötesi olabilir, ama biz bilemiyoruz" demek başkadır. Bu ikisinin arasında fevkalade önemli bir fark vardır.

Maddenin bağımlılığını daha pratik olarak düşünürsek, bu dört boyutlu sistem dediğimiz mekan ve zamandır. Maddeyi tayin eden, eskiyen, yıpranan, ölen, büyüyen, küçülen bütün bu hadiseler, zamanla mekanın ortaklaşa yürüttüğü, götürdüğü hadiselerdir. Eğer zaman ve mekan Ötesine geçebilirseniz maddeden çıkarsınız. Peki, bilim nasıl olmuş da zamanın ve mekanın ötesinde var oluşu tespit etmiştir?

Şimdi süratleri, hareketleri, varlıkların ayakta durmasını temin eden birtakım sınırlardır. Bilim, zamanın tayin ettiği bu sınırların ötesinde birtakım gelişmeler tesbit etmiştir. Nedir bu gelişmeler?

Mesela, mekan açısından çok önemli bir tespit olarak Hilbert, mesafeleri denilen çok enteresan bir bulgu elde edilmiştir. Bu bulgu şudur: Büyüklük-küçüklük konuşu göz önüne alındığı zaman, insan belli bir küçüklükten daha küçüğünü görme hassasına haiz değildir. Bu ancak aletlerle tesbit edilir. Aletler bir kısmını görüntüye getirerek, büyüterek tespit eder, bir kısmını .da görüntüye getiremez, fiziksel ilgileriyle tespit eder.

Mesela, göremediğimiz birtakım canlıları, aletlerle mikroskop altında görürüz. Ondan daha küçüğünü (molekülü) göremeyiz. Yani bugün herhangi bir tarz mikroskop veya benzeri alet elektromikroskop dahil, bir molekülü size görünür hale getiremez. Ama molekülün varlığını ve biçimini tesbit eden fizik, birtakım deneylerle onun varlığını sınırlar. "Bu var, ama ben bunu göremiyorum, bunun şöyle şöyle hususiyetleri var" der.

19. asırda bilimin en son durduğu nokta "elektron" du. Elektrondan daha küçük bir varlığın olması düşünülemiyordu. Şimdi elektronun boyu, bir sınır boy kabul edilmiştir. Küçüklük boyu 10-13 (on üzeri eksi on üç) cm, yani 1 cm’ nin milyarda birinin on binde biri. Fizik olarak bundan daha küçük bir mesafe olamaz. Bundan sonra hatıra bir şey geliyor. Mesafeleri küçültün küçültün, 10-13 (on üzeri eksi on üç) cm’ den daha aşağıda mesafe yok diyemezsiniz. Ama fizik olarak varlık olmaz diyorsanız, sıfır mesafeyle on üzeri eksi on üç cm arasında bir boşluk kalıyor. Buna fizikte Hilbert mesafesi denir. Bu mesafe var, ama madde buraya sığmıyor, bu mesafe o kadar küçük ki, bu küçüklüğe maddesel eylemin sığması mümkün değildir.

O halde bir kere biz, maddesel eylemin olabileceğini, ama boyunu, cismini sığdıracak mesafelerden daha küçük mesafelerin bulunduğunu matematik olarak kavramak zorundayız. Fizik olarak olsun olmasın önemli değil, ama matematik olarak bu vardır. Bu mekan o kadar küçük ki madde oraya girip de ne bir deney yapabilir, ne bir cisim hasıl olabilir.

Zamana gelince, zaman, Einstein'e göre bir boyut tarzında ifade edilen bir varlıktır. Biz zamanın varlığını, sabit değerler sanıyorduk. Halbuki son astronomik araştırmalar gösterdi ki zamanın akış hızı evrenin çeşitli yerlerinde farklıdır. Zaman hızlı akarsa biz onun: geçirdiği, yaşadığı hadiseleri tesbit etmekte şaşırırız. Yavaş akarsa, filmlerdeki yavaş çekim gibi olur. Zamanın böyle bir hususiyeti olduğuna göre, yani akış hızı sabit olmadığına göre, zamanı da sabit bir şey kabul edemiyoruz.

Zamanın da ötesine geçmek mümkün. Bunu nasıl tespit etmişler? Kozmik ışınlar denen birtakım ışınlar vardır. Bunların ömürleri fizik olarak ve matematik değerler olarak tesbit edilmiştir.

Mesela, ömrü 10-12 saniye olan varlıklar var. Bunlar evrende mevcut olan maddesel varlıklar. Ömrü bir saniyenin milyar kere milyarda biri kadar kısa. Bu kadar kısa ömür mü olur diye düşünebiliriz, ama onun için öyle değil. Çünkü onun sürati o kadar fazla ki bu kadarcık minik ömründe, evrenin çok uzak bir gezegeninden diğer bir gezegenine gidebilir. Bunlar da tespit edilmiştir.

Şimdi düşününüz, bir saniyenin milyarda birinin milyarda biri kadar bir ömre sahip olan bir varlık, bizim milyonlarca senede gidemeyeceğimiz iki gezegen arasında yürüyebiliyor.

Daha ilginç olarak, atom çekirdeklerinde nötron ve anti-nötron diye tespit edilen iki cisimcik vardır. Bunların elektrondan daha küçük olduğu veya olamayacağı tartışılıyor, ama bir tespit yapılmış ki bunlar atom çekirdeği içerisinde bazen var, bazen yok olabiliyor, ışına dönüşmeden yok olabiliyorlar. Bunlar evrenin başka bir boyutuna intikal edebiliyorlar. Yani maddeden çıkıp kayboluyor, atom çekirdeğinin içine girerek sonra tekrar maddeleşebilivorlar. Şu halde demek ki maddenin sınırını aşan, sonra tekrar madde sınırına giren varlıklar tespit edilebiliyor.

Yine Takyum denilen birtakım ışınlar tesbit edildi, Meşhur fizikçi Lorenz'in getirip matematiğini yaptığı Einstein'ın da kabul ettiği hadise, herhangi bir süratin saniyede 300 bin km'den fazla olamayacağı yolundadır. Binaenaleyh, bir ışının titreşimi ve sürati saniyede 300 bin km'den fazla olamaz. Böyle dediniz mi maddeyi tarif etmiş oluyorsunuz. Halbuki Takyon denilen birtakım titreşimlerin bu sınırı üç-dört kat aşabildiği görülüyor. Bu sınırı aştığı zaman maddeden çıkmış oluyor. Demek ki, bazı ışınlar ve titreşimler var ki bunlar maddenin, zaman ve mekan bağımlılığına tabi değiller. Bunlara Takyon denilerek değişik madde ötesi bir ışın kavramı getirilmiştir. Bütün bu kavramlar, maddenin çok değişik bir niteliği olduğunu gündeme getirmiştir.

İşte biz maddeye o fizik nitelikleri içerisinde değil, maddenin bu unsurlarını aşarak mânayı tanımlamış oluruz. Mâna maddenin ötesidir. Bir insan dört boyuttan sıyrılıp, beşinci boyuta (manyetik eylem boyutuna) geçebilse, zamana tabi olmadığını kendisi görecektir. Zamana tabi olmayınca diyelim ki, bin sene evveli bir saniyede yaşayabilir. Bin sene sonrayı da bir saniyede yaşayabilir. Çünkü zamana tabi değildir. Mekana da tabi değildir. Bir anda bir yerden bir yere intikal edebilir.

İşte zaman ve mekana tabi olmayan olayların tümüne biz mâna olayları diyoruz ki, meleklere iman kavramı bakımından mâna ya iman çok önemlidir. Yani maddenin ötesinde varlık vardır. Bu varlıkların maddesel fiziğe tabi olmayan yanları vardır.

Demek ki, Cenab-ı Hak yarattığı varlıkları boyut sistemi içerisinde yerleştirirken, bir kısmım dört boyutlu şişleme koymuş (ışınlar, cisimler vs.), bir kısmım beşinci ve altıncı boyutlarda yaratmış. Bu varlıkların içerisinde en önemlisi meleklerdir, işte meleklere iman dediğimiz zaman maddeyi terk edip madde ötesi bir şey vardır diye iman etmemiz gerekiyor. Peki insan niçin madde ötesi bir şeye iman etsin ki? İnsan madde ötesiyle, maddenin karışımı bir varlıktır. Eğer bir insan madde ötesine, mânaya inanmazsa kendi yarısını inkar ediyor demektir. Şu halde mânaya inandığı an ilk akla gelebilecek şey, meleklere imanla Allah'ın mükellef kıldığı Âmentü'deki hikmettir.

Meleklerdeki güç ve enerji

Allah'ın bunu hatırlatmasındaki sebep şudur: Biz bu cisme, madde kafesine girmeden evvel meleklerle çok rahat tanışmıştık. Onları "görmek" kelimesi caizse görüyorduk, "duymak, hissetmek" kelimesi caizse hissediyorduk. Onun için meleklerle insanlar arasında zaten bu dünyaya gelmeden evvel çok büyük bir dostluk, büyük bir yakınlık vardır. Bu yakınlık dolayısıyla Allah melekleri hatırlatarak, aynı zamanda bizim dünyaya gelmeden evvelki ruhani halimizi hatırlatıyor.

Meleklere imanı düşünen insan, silinmiş hafızasından, ruh hafızasından bir anda bir gerçeği yakalamış oluyor. Allah, meleklere imanla, "Ben sizin için çok özel bir alet verdim, kalp, gönül verdim, o aletin hissiyatıyla meleklere iman edin. Herşey hu gördüklerinizden ibaret değil" diyor. "Cennetteki hayatını unuttun mu?" der gibi bir şifre çekiyor.

Binaenaleyh bir insan meleklere iman ettiği takdirde, gerçekten kendini tanımış olur, Meleklere imanın büyük bir sırrı budur. İnsan, maddenin ötesinde kendisinin bir tarafının olduğunu bilebilmesi için meleklere iman etmesi, yani madde ötesindeki varlıklara iman etmesi lazımdır.

İşte, meleklere imanın anahtarı böyle fevkalade önemli bir hadiseyi meydana getiriyor. Allah, "bana inanın" dedikten sonra, "meleklere inanın" derken insanı bir anlamda silkelemiş oluyor ve "Kendinize gelin, siz madde ötesisiniz, madde ötesindeki yanınızın en büyük delili de meleklerdir. Siz o meleklerin varlığına inandığınız zaman kendi iç dünyanızdaki ruha inanmış oluyorsunuz. Ruhunuza inandığınız zaman, kendinize| inanmış oluyorsunuz ve dolayısıyla Allah'a karşı sağlıklı bir imâna sahip oluyorsunuz" diyor.

Melekler, varlık itibariyle maddesel eyleme tabi olmayan, fevkalade güçlü sürate ve kudrete haiz varlıklardır. Yani Cenab-ı Hak melekleri yarattığı zaman onları dört boyutlu sistem içerisinde mukîm kılmadığı, dört boyutlu sisteme tabi kılmadığı, altıncı, yedinci veya dokuzuncu boyutların içerisinde varlıklarını devam ettirmelerini istediği için, melekler bir anlamda büyük bir sürate tabi oluyorlar. Böylece zaman merhumları yok ve farklı bir kudrete sahip oluyorlar.

Mesela diyelim ki; insanın yapacağı iş bellidir. Elini kaldıracak, kolunu kaldıracak, yürüyecek. Bu neden? Mekan bağımlılığındandır. Cazibeye tabiyiz. Arz bizi aşağıya çekiyor, biz yürümek istiyorsak elbette bir enerji sarf edeceğiz, bir kuvvet sarf edeceğiz. Melekler bir cazibeye tabi değildirler, onun için büyük bir kuvvetin temsilcileridir ve Cenab-ı Hak, âyetlerde melekleri bizlere tanıtırken, meleklerle organize ettiği hilkatin esrarını anlatırken onların kudretini özel olarak dile getirir.

Efendimiz, (a.s.m.) meleklerin kanat kavramları için, "Onların kanadı yoktur. Sizin kanat sandığınız şeyler onların kuvvetleridir" diyor. Yani demek ki meleklerin çeşitli kuvvetleri var. Sonra Âyete'l-Kürsî'de Cenab-ı Hakkın meleklerin bu kuvvetlerine ima ile "Benim iznim dahilinde kullanılır" demesindeki kasıt da çok önemlidir.

Cenab-ı Hak, "Bunun ötesindeki bir gücü Ben melekler vasıtasıyla kullandırırım" diyor. Nizam-ı âlem için, alemin dengesi ve güzelliği için İlahi gücü melekler vasıtasıyla yansıtarak bir çok hilkat olaylarım organize ediyor.

Yağmurun yağması, aklı eren ve ermeyenin uzun zamandır tartıştığı bir hadisedir. Su buharı nasıl olacak ki, su damlacığı haline gelecek? Bu, fizikle çözülmesi mümkün olmayacak bir olaydır. Bizim müşahedemiz itibariyle havada bulutları görüyoruz, günlerce dolaşıyor, yağmıyor, şimşek çakıyor yine yağmıyor. Demek ki fizik etkilere göre kurulmuş olmasına rağmen, yağmur sistemini başlatan ayrı bir kudrete, maddenin ötesindeki kudrete ihtiyaç vardır.

İşte bizim bilmediğimiz, bu su damlacığını meydana getirecek ve çevredeki ısı farklarını hiçe sayabilecek bir organizasyon vardır. Çünkü -60 derecenin içerisinde buharı su damlası haline getirmek fiziğin yapacağı bir iş değildir, işte Cenab-ı Hak, burada bir melek kudretinin varlığından bahsediyor.

Hz. Azrail, bir ruhu kabzederken, insanın hayatına son verirken bir teknik enerji kullanıyor. Yani melekler kudrete sahiptir derken kafamızda iyi canlandıralım. Bu çok teknik bir enerjidir. Bir insanın ruhunun bedenden ayrılması olayı süper fizik isteyen bir hadisedir. Bunu Azrail başarıyorsa bu onun kudretine ait bir olaydır.

Demek ki genelde Cenab-ı Hakkın kudreti, bizim sandığımız gibi fırtınalı bir kudret değildir. En hassas noktalardaki olayların dizaynı kudretidir ki, bunları yapmak için Cenab-ı Hak melekleri vasıta kılmıştır.

Melekler demek ki evrendeki birtakım olayların organizasyonu için Cenab-ı Hakkın tayin ettiği birtakım kuvvet memurlarıdır. Ama bu kudret zannettiğiniz gibi bir şiddetin ifadesi değildir. Fevkalade zor bir olayın başarılması için kullanılan kuvvettir.

Melekler farklı yapıdadır

Peki melekleri tek bir grup halinde görmek, kabul etmek mi gerekir, yoksa melekler arasında farklılıklar da var mıdır? Melekleri tasavvur ederken, en büyük zorluğumuz şudur. Biz maddesel bir varlığı tasavvur ederken onun büyüklüğünü,cünü, rengini, biçimini farklılaştırarak tasnif ederiz. Meleklerde bir kere böyle bir tasnif yapamayız. Madde ötesi alemde onların şekilsel biçimleri bizim anladığımız anlamda bir biçim değildir.

Ama Hz. Azrail'le, diyelim ki bir yağmurda rol alan bir meleğin birbirinin aynı olmadığını biliyoruz. Bu aynı olmayışı bizim bildiğimiz kavramda, birisi büyük, diğeri küçük, birisi şiddetli, diğeri zayıf anlamında değildir. Vazifelerin hususiyetleri bakımından farklıdırlar. Çünkü, Cenab-ı Hak Yüce Kitabımızda çeşitli vesilelerle melekleri bize tanıtırken, onların çok farklı vazifeleri olduğunu bildirmiştir. Buradan anlıyoruz ki, meleklerin yapısal olarak inceliklerini biz bilemeyiz, ama vazifeleri açısından mutlaka bir tasnife tabidirler. Fevkalade ilginç gruplar halindedirler.

Bunları aşağı yukarı Yüce Kitabımızın emirleri çerçevesinde incelemeye kalkarsak birtakım müşahedeler edebiliriz. Birsım melekler vardır ki zikir melekleridir. Yani bunların vazifesi devamlı surette evrenin her noktasında Allah'ı zikretmektir. Mesela maddesel dünyadan misal verelim. En uzak bir galaksinin ucundaki bir gezegende mutlaka "Allah Hay" diyen bir melek, "Âlim" diyen bir melek vardır. Yani evrenin her noktasında İlâhi zikri yapan melekler vardır ki, bunlara zikir melekleri denir.

Bu meleklerin sayışını da hesap etmek mümkün değildir. En enteresanı da, Muhyiddin-i Arabî diyor ki: "Bir anda dört yüz bin melek yaratılır, devamlı da yaratılmaktadır." Çünkü melekler, kudret-i ilâhinin coşkularından yansıyan varlıklardır. Kudret-i ilâhi nasıl bir bilmezlik ifade ediyorsa meleklerin yaratılıp dağılması da bitmeyen bir coşku içerisindedir.

Mesela; namazdan sonra tesbih çektiğimiz zaman her Sübhanallah dediğimizde bir melek yaratılır. Bu, Cenab-ı Hakkın mü'minlere verdiği bir lütuftur. Düşünün ki milyonlarca mü'min her Sübhanallah demede 33 tane meleğin yaratılmasına dua etmiş oluyor. Sübhanallah dediği zaman bir melek, o zikri artık evrenin sonuna kadar devam ettiriyor.

Cenab-ı Hak yine ayet-i kerimede/ "Kur'an'ın âyetleri ve sayfaları ve sûreleri melekler tarafından evrende gezdirilir" buyuruyor. Böyle el üstünde tutulur anlamında gezdirilir. Bu ne demektir? Kur'an'ın İlâhi hükümleri hem lisanen, hem lafzen, hem de bizzat fiilen melekler tarafından evrenin her tarafında yayınlanıyor ve bu yayınlanan Kur'an mesajları evrenin dengesinin temel unsuru oluyor. Yani bu Kur'an mesajları evrenin her noktasında varlığını korudukça, evren de dengesini, cazibesini, devamlılığını koruyor. Bu da meleklerin özel bir sanatıdır.

Demek ki bir zikir hizmetleri yapan melekler var, bir Kur'an'a ait hizmet yapan melekler var. Bir başka grupta da mü'minlere hizmet yapan melekler vardır. Bunların bir kısmı mü'minlerin fiillerini kaydeder. Yani bunlar mü'minleri izleyen İlâhi görevlilerdir. Bir kısmı da sırf müzminlerin gönlündeki sıkıntıyı almaya memur meleklerdir. Her mü'minin mutlaka gönlündeki sıkıntıyı almayı bilen, buna iştah duyan melekler vardır.

İnsan gönlündeki o sıkıntı o gönüldeki iman ile meleğe havale eder. Çünkü gönül, bu sıkıntının bir melek vasıtasıyla alınacağını biliyor. Biz farkında olmadan o niyaz eder. Ama gönül kapalıysa bu niyazı yapamayacağı için o melek de gelip bir şey almaz.

İnsanoğlu gönlünü kapatarak Allah'ın verdiği bu lütfün perdesini örtüyor demektir, yani kapısını kilitleyip Cenab-ı Hakk’ın akşamdan gönderdiği gönül doktorunu reddediyor demektir. Onun için gönüldeki bu sıkıntıyı meleklerin kaldırmasında bir gecikme varsa, bir mü'min gönlündeki sıkıntıların geçmediğini müşahede ediyorsa, o zaman gönlünün rahatsız olduğunu bilmesi lazımdır.

Allah emrinden hulfetmez, yani verdiği bir emrinden geri dönmez. Onun için madem ki Allah "Ben mü'minlerin gönlündeki sıkıntıları hafifletecek, yok edecek melekler yarattım, bunun sırrını siz tayin edin" diyor. Gönlün açık durmazsa Allah'la muhaberen olmamış oluyor. Allah'la muhaberesi olmayan bir insanın hiçbir hak talep etmeye hakkı yoktur. Ama imana yeni giren, henüz kendisini Allah yoluna alıştıran, Fahr-i Kâinat sevdasına aday insanlar gayret göstere göstere gönüllerindeki tüm sıkıntıları vazifeli meleklere hallettirebilirler.

Meleklerin Hz. Âdem'e secdesi

Meleklerin böylesine faziletli; başarılması güç hizmetler yaptığını kavradıktan sonra hemen hatıra şu hadise gelir. Niçin Cenab-ı Hak, meleklerine "Hz. Âdem'e secde edin" dedi. Melekleri tanıdıkça, meleklerin kudretini anladıkça, Hz. Azrail'in o akıl almaz fizik gücünü kavradıkça, Hz. Cebrail'in bir şehri yok eden, havayı donduran sırrını öğrendikçe, neden meleklerin insanlara secde ettiği soruşu akla geliyor.

İşte o secde gönüllerdeki Fahr-i Kâinat Efendimizin (a.s.m.) cereyanındandır. Allah'ın davet ettiği secde odur. Eğer insanın gönül kapışı açık değilse, gönlünü kapatmışsa Allah'a kendisini, meleklerin secde ettiği varlık sayması mümkün değildir.

Allah, melek kavramını bize iyice anlatırken ve Âmentü'nün ikinci maddesi olarak ezberletirken bütün bu hikmetleri göz önüne alıyor, diyor ki: "Unutma sen toprak ve suyun karması bir varlıktın, mânandaki bu esrarengiz yücelik sırr-ı Muhammedîyenin hikmeti dolayısıyladır. Melekler bunun için sana secde etti," Yani bir anlamda sen onlardan üstünsün kavramı çıkıyor. Gerçi bu üstünlük bizim insanca bir kavramımız, ama olsun, Cenab-ı Hak bu sırla melekleri insana secde ettirdi.

Bundaki hikmetlerden bir tanesi şudur: Gönüllerden sıkıntıları alan meleklerdir, dedik. Tabii bu sıkıntının dozu, şiddeti ve bir de kutsallığı çok önemli. Bu sıkıntılar dünyasal hadiselerse mü'min üzülmesin diye bu sıkıntılar melekler vasıtasıyla alınabilir. Ama, bu üzüntüler ve sıkıntılar ilâhi nedenlere dayanıyor" sa, bir mü'min Allah'a iyi hizmet edemiyorum diye üzüntülüyse, Allah'ın kitabına karşı saygısızlıkların seyrinden dolayı üzüntülüyse bunu melek alamaz. Çünkü bu ilâhî bir üzüntüdür. Bu sünnet-i Muhammedîdir. Bu ancak başka bir mü'min . üzerine almasıyla gidebilir.

Mesela, Çeçen kardeşlerimize üzülen bir insanın sıkıntısını, melek almaz, alamaz, alırsa imanına müdahale eder. O sıkıntı ancak İlâhı bir lütufla, bir başka mü'minle karşı karşıya gelerek yavaşlatılabilir ki, bunun örneği asr-ı saadette Hz. Hatice tarafından icra edilmiştir.

Efendimizin (a.s.m.) mukaddes hüznü, mukaddes yorgunluğu bizim adî yorgunlukla olan hüzün değildir. Allah'ın yoluna daha fazla insan götüremediğinden, o anda imanlı insanların sayıca azlığından dolayı rahatsız olan Efendimizin (a.s.m.) gönlündeki o hüznü ancak Hz. Hatice alıyor. Efendimiz (a.s.m.) kendisi söylüyor, "Nasıl bir sırrın var senin, ya Hatice, sen benim gönlümdeki hüznü nasıl aldın?" diyor. Burada Hz. Hatice, meleklerin yapamadığını yapıyor demektir.

Meleklerin bu noktada kudretlerinin müdahale edemediği birtakım hadiselerde insan devreye giriyor, işte meleklerin Hz. Adem'e secde etmesinin sırrı burada yatmaktadır. Aslında sevda-yı Muhammedi cereyanına çarpılmış bir mü'minde o meleklerdeki bütün güçlerin bir üstün hali vardır. Onun için melekleri tanıyacağız ki, Allah'ın bize verdiği lütfün ne kadar zengin olduğunu, onların bu sonsuz kudretine rağmen bize secdeye k davet edilmiş olmalarındaki hikmeti anlayacağız.

Hiçbir şeyden haberi olmayan, Allah'ın nizamını, kanunlarını adeta taarruza uğratmak isteyen bir toplum içerisinde, dünyevi zevkler içerisinde duran bir adamın meleklere imanı yoksa ne onun gönlünde bir şey hissedilir, ne de o, Allah ile irtibat kurmaya müstehak olur ki, işte bunlar sonunda "belhüm edal" olur.

Onun içini insanoğlu, meleklere iman sırrı içerisindeki bu yaklaşımları sağladıkça, bir anlamda kemâlini tamamladıktan sonra meleklerdeki hikmetleri yansıtmaya başlar. Sırr-ı Muhammedî meleklerin secde ettiği bir hadisedir. Çünkü tüm bu meleklerin bir anlamda hayatım kurtaran Fahr-i Kâinat Efendimizdir (a.s.m.). Eğer "Elest Meclisi"nde, Allah, "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" dediği zaman Fahr-i Kâinat Efendimizin "Bela" sedası olmasaydı, melekler de, insanlar da, varlıklar da, galaksiler de gidiyordu, Cenab-ı Hak hemen defteri kapatıyordu. Melekler onun için mü'minlere bir anlamda medyun-u. şükrandırlar ve mü'mine hizmet ederler. Bu hizmetleri dünyada olduğu gibi, bilhassa kıyamette de olacaktır.

Dünyada ve Cennette melekler

Kıyamette de melekler olacaktır. Kıyametteki o müthiş curcuna, o panik, o insanın tasavvur edemeyeceği kadar büyük dehşet içerisinde, mü'minler de gayr-ı ihtiyari bir paniğe kapılacaklardır. Bu sırada Cenab-ı Hak, mü'minlere özel melekler gönderecek, "Niye korkuyorsunuz bu size değil, bu tablo, bu trajedi, bu sona eriş sizinle ilgili değil" dedirtecektir. O zaman mü'minler imanlarıyla meleklerin bu cümlelerini birleştirecek, kıyameti zevkle seyredecekler. Dağların atılmasını, denizlerin yanıp tutuşmasını, gök kubbenin açılıp dürülmesini zevkle seyredecekler. Onun için meleklerin bir sınıfı da kıyamette mü'minlere hizmet edeceklerdir.

Yine günlük hayatınızda çok önemli bir şey vardır. Cenab-ı Hak, bebekleri ve çocukları korumak için özel bir melek grubu tahsis etmiştir. Hatıra gelebilir, peki neden bebekler ölüyor? O artık kaderdir. Cenab-ı Hak, melekleri kaderi önlesin diye göndermemiştir. Diyelim ki, bir çocuk yolun kenarında gidiyor, aşağısı uçurum, oradan düşeceği zaman mutlaka bir melek onu tutar. Bu çok vesilelerle, çok görgü tanığıyla müşahede edilmiştir, Ama takdir, korunmaması gerektiği üzerineyse o zaman melek elbette bir şey yapamaz.

Bu tarz meleklerin yanında bir de nizam-ı alem içerisinde melekler vardır. Bu nizam-ı alem içerisindeki vazifeli melekleri ayrı ayrı kadrolar halinde bilebilmek için bütün evrenin sırlarını bilmek lazımdır. Biz filan yıldız filanın yanından geçerken, filim galaksinin manyetik alanı ne oluyor dediğimiz zaman işte orada ayrı bir melek kadrosu vardır. Biz yalnız fiziksel hadise olarak bir gezegenin, bir yerden bir yere geçişinde onun yapacağı cazibe etkisiyle meydana getireceği fırtınalardan korku duyarız. Bu cahilliğimizdendir. Ama bir melek onun o cazibesini ayarlıyordur. Korkumuz bunu bilmediğimizden dolayıdır.

Nitekim son yıllarda ateist fizikçiler, "kuyruklu yıldız geldi, kuyruğu kopacak, taş fırlamış gelmiş arzı batıracak" gibi birtakım aptalca fizik kerametleri uydurdular. Halbuki böyle bir şey yoktur. Evrende melekler var, eğer "Âmentü billahi ve melâiketihi" cümlesine kadar gelseydi, o taşın arza gelmeyeceğini anlamış olacaktı.

Cenab-ı Hak, güneş sistemi içerisinde acaip bir yere koca bir gezegen koymuştur. Onun orada ne işi var? Eğer bu parçalara; göre dağılmış olsaydı, onun ortada hiç işi yoktu. O gezegen, aslında hususi olarak konulmuş, gök cisimciklerini toplayan bir paratonerdir. Ama buna rağmen yine de melekler bütün evrende mikro kosmoslardan, atom çevresindeki olaylardan evrenin en uzak gezegenlerine kadar, bütün evrende bu fizik devamlılığı sağlamak için hizmet ediyorlar.

Yani Allah'ın ol dediği evrenin devamı için, onlar o vazifeyi yapmaya mecburdur. Nerede ne yapılması lazım geliyorsa melekler onlara da yardımcı olur. Onun için meleklerin vazifeleri ve cinsleri bakımından, çok çeşitli vazifeler yaptığını biliyoruz. Mesela; yağmurun yağmasında Azrail vazifeli değildir, çünkü onun görevi ruhları kabz etmektir. Bu bakımdan görev farklılıkları vardır.

Levh-i Mahfuz'da melekler

İnşaallah Cennette bunların detaylarını ve Levh-i Mahfuzda meleklerin hikmetlerini öğreneceğiz. Yani Cenab-ı Hak, "Ben bir şeyi murat ettiğim zaman ol derim ve olur" diyor. Bu âyetin emri hiç değişmez. Allah düşünüp düşünüp yapacak diye hiç kimse düşünmesin. Allah "Ol" der, otomatikman olur, Nasıl oluyor otomatikman? Cenab-ı Hak, Levh-i Mahfuz diye bir sistem yaratmıştır. Allah bir şeyi murat ettiği zaman, başka hiçbir ihtar olmadan, Levh-i Mahfuz'da bunun hesabı yapılarak, bakalım nasıl olacak diyerek değil, otomatikman olur. Levh-i Mahfuz sistemi, İlâhî iradenin, otomatikman meydana gelmesini sağlıyor.

Cenab-ı Hakkın ol dediği o hadise otomatikman Levh-i Mahfuz'a geçiyor, Levh-i Mahfuz'daki bilemeyeceğimiz sayıdaki, bilemeyeceğimiz yetenekteki melekler onun fiziğini, kimyasını, dizaynını, nelerin geldiğini, nelerin gittiğini hesaplayarak ona göre hareket ediyorlar. Yani otomatikman meydana gelmiş oluyor.

Demek ki bizzat Levh-i Mahfuzun da organizasyonunda meleklerin ayrı bir vazifeleri var. Bir anlamda düşünürsek melekler aslında, bu kudretin özel temsilcileri olmaları dolayısıyla bütün fizik hadiselerin girdisini, çıktısını ayarlıyorlar.

Burada bir ince hikmet, mesela, ahiretteki meleklerin vazifelerinde, Cennetteki güzellikleri bize tanıtan melekler olduğu gibi, bizzat Cehennemin kadrosunda olan Zebani melekleri de var. Bunlar çok büyük fizikçilerdir. Hangi karakterin, hangi cehennem laboratuarında tashih edilebileceğini, hangi gururun, hangi nekesliğin, hangi bölümdeki şiddetli (bizim azab dediğimiz) etkiyle yok edilebileceğini zebaniler tanzim edecektir.

Demek ki melekleri, Cenab-ı Hakkın bir tarz kudretini intikal ettiren hizmetkarlar olarak tasavvur edebiliriz. Ama bunların içerisinde çok özel olarak, kısmen insanla temas açısından kısmen de büyük hikmetler açısından, bize daha yakın olan, yahut da bizim daha çok bilmekle mükellef olduğumuz, mesela, Hz. Azrail'i, Hz. Cebrail'i, Hz. Mikail'i, kıyamette yüz yüze geleceğimiz Hz. İsrafil'i bilmek durumundayız.

Melekler nasıl görünür?

İnsanların normal koşullarda melekleri görmeye kabiliyetleri yoktur. Ama herkes Hz. Azrail'i son nefesinde görecektir. y Onun için Hz. Azrail'in diğer melekler arasında yeri bambaşkadır. Birçok insan, Azrail'i ölüm meleği olarak tanımlar. Ama Hz. Azrail'in ayrı bir hususiyeti vardır. Ölümü organize etmek, yahut insan hayatına son verilirken nihaî imzayı atmak, damga basmak değildir. Bu bakımdan Hz. Azrail'in meleklerin kudret sırlarını tanımakta çok önemli bir yeri vardır.

Hz. Azrail, Hıristiyanlığın telkiniyle, karikatürlerde ve yarı çizimlerde ölüm meleği perspektifi içerisinde, eli oraklı bir iskelet gibi tanımlanır. Halbuki Hz. Azrail çok mükemmel ve çok güzel bir varlıktır.

Hz. Azrail'in son nefeste gelip de ruhu kabzetme, yani bedenden ruhu ayırma fonksiyonu sanıldığı gibi basit bir operasyon değildir. Bir dişin çekilmesi bile ağızda nasıl bir operasyon meydana getiriyor. Bütün hücrelerin içinden ruhun hikmetlerinin boşalması ve bir bütün olarak ruhun alem-i ervaha intikali, çok büyük bir hadisedir. Haşa, eğer ölüm meleği Hz. Azrail olmasaydı, insan kendi kendine ölmeye kalksaydı, büyük bir felaket olurdu. Ruhun oradan çıkartılması çok büyük bir felaket olurdu. Allah rahmetiyle Hz. Azrail'i yaratmış ve bu görevi bütün bilimsel detaylarıyla Hz. Azrail'e vermiş ve ona öğretmiştir. Yani Hz. Azrail'in bir anlamda becerisi, maddeden mânayı ayırmanın müthiş bir fiziği, müthiş bir sanatıdır.

Ruhun beden kafesinden sıyrılıp alem-i ervaha intikali sırasında ruh-büyük bir mutluluk kazanır ve neredeyse "beni bu madde cenderesinden kurtardın" diye Hz. Azrail'in elim öpmek ister. Onun için Hz. Azrail'in gerek sanatını, gerekse Cenab-ı Hakkın rahmet vesilesi olan sırrını ayrı bir pencereden seyretmek lazımdır. Böyle yanlış telkinler içerisinde Hz. Azrail'i .her an bir öcü gibi görmek çok gülünç olur.

Meleklerin görünmezlik hikmetine karşılık Hz. Azrail'in ölüm anında görülmesi meselesine baktığımız zaman da şunu görürüz.

Görünmezlikle görülürlük olayının çok iyi anlaşılması , lazımdır. Cisimleşmek, belirli boyutlar içerisinde bir mekanda yer işgal etmektir, şimdi melekler cisim olmadığı için bu mekanın içerisinde nasıl bir yer işgal etsin ki biz onları görebilelim? Melekler görünmezdirler. Nitekim Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Cebrail'e "sen asıl hüviyetinle gel, hüviyetin nasıl, bir tanıyayım" demiştir.

Çünkü, Hz. Cebrail, Efendimize teşrif ederken, Efendimizin sevdiği görüntülerde gelirdi. Ashaptan birisi gibi bir görüntüye bürünürdü. Efendimize Hira Dağında ilk mesajları getirdiğinde bam başka bir raks ve ışın şeklinde gelmişti. Raks şeklinde titreşen müthiş bir güzelliği temsil eden bir ışık hüzmesi gibi gelmişti.

Efendimiz, meleklerin gerçeğini bildiği için "Sen boyuta sığmazdın, nasıl sığdın bu boyuta? Bir de kendi hüviyetinle gel" dediği zaman bütün ufku kaplamıştı. Neredeyse dünyaya sığmıyordu. Demek ki melekler görünür hale gelseler, Cenab-ı Hak bunların yaratılış kudretini dünyanın maddesel yasalarına duyarlı hale getirse o zaman bu mekana sığmıyorlar. Çünkü bu mekana göre yaratılmamışlardır. Bu bize çok büyük bir fizik hikmeti de beyan ediyor.

Çünkü titreşimleri itibariyle meleklerin, kendi boyutlarındaki intikale göre ayarlanmış kudretleri, bir yayın (çok uzun bir yay kabul edin) üst üste bastırılmış, kısacık kalmış boyu gibidir. Onu açtığınız zaman, genişliyor, metrelerce oluyor. Bu varsayımla ortaya çıkarsanız meleklerin yaratılışındaki fizik nitelikleri, kendi boyutlarına göre ayarlandığı için; başka bir boyuta , intikal ettiği zaman, şiddetle büyüyorlar, değişik bir boyut kazanıyorlar.

Onun için melekler kendi hüviyetleriyle, kendi bünyeleriyle görünür hale gelemezler. Ne olur peki? Hz. Azrail misalinde olduğu gibi Cenab-ı Hak, onların kudretlerini maddeleştirmez, madde planına intikal ettirmez, ayrı bir görüntü verir. Yani bu, geçici bir fotoğraf vermek gibidir. Nitekim gerek Hz. Cebrail, gerekse Hz. Azrail her vazifelerine geldiklerinde ayrı ayrı fotoğrafları temsil etmişlerdir. Yani Hz. Azrail belli bir fotoğraf değildir, her mü'mine ayrı bir görüntüdedir.

Binaenaleyh, Hz. Azrail'in Ölüm anında görünmesi, kendi kudretinin tümüyle, bu mekana intikal etmesi değildir. Cenab-ı Hak ona bu mekana intikal etmeden bir geçici fotoğraf veriyor. Bu nedenle, Hz. Azrail'in görünür olması, Hz. Cebrail'in Efendimize gelişte bir ashabın görüntüsüne girmesi gibi kendisine ait bir hususiyet değil, Cenab-ı Hakkın verdiği geçici bir şekildir. Sırf göze görünür şekilde hitap edebilmesi için, insanın o anda, ona muhatap olabilmesi için ve mutlaka bu dünyadan ayrılmadan bir meleği görmenin sırrına ermesi için görünmektedir. Yoksa Hz. Azrail son nefeste hiç görünmeden de görevini yapabilirdi. Ama görünüyor. Bu da Cenab-ı Hakkın her insana bir meleğin varlığını göstermek için hazırladığı o büyük mizansenin bir parçasıdır.

Azrail'in mü'mine gelmesi

Peki, Hz. Azrail'in bir mümine ya da insana teşrifi nasıl anlaşılır, bunu nasıl fark ederiz?

Şimdi, bir çok mâna bilimi âlimleri ölüm anını, âyete ve hadislere dayandırarak bir saikayla bağdaştırıyorlar. Yani insanın ölüm anı bir saikayla başlar. Tıpkı kıyametteki saika gibi. Hatta bir insan mesela dese ki: "Yere düştüğümde öldüm zannettim, meğerse bayılmışım, ölüp ölmediğimi bilemedim.." Bu doğru değildir, insan saikayı duymadıkça ölmez. Eğer bir insan bayılıyor gibi olmuş da, bayılmışsa, acaba öldüm mü diye düşünmesin. Bunun için mutlaka saikayı duyması lazım. Saika da çok şiddetli bir patlama sesidir.

Binaenaleyh insan, ölüm haline geçeceği zaman, evvela saikayı duyar. Yani bu boyut sisteminde olayın bittiğini, kendisinin başka bir boyuta geçeceğini anlatmak İçin Cenab-ı Hak saikayı lütfetmiştir. Binaenaleyh, o insan patlama sesiyle Hz. Azrail'in teşrifini kolaylıkla fark eder.

Yani bir mü'minin Hz. Azrail'in teşrifini fark etmemesi mümkün değildir. Ayrıca insan ölüm anında gerçekleri görmeye başlar. Ölüm anma adım adım yaklaştıkça, bilhassa yatak hastalarında, ani ölümlerde de, o son an uzatılmıştır. Biz şimdi bazen sanırız ki, ölüm anında bazıları bir saniyede gitti, öbürü ızdırap çekti de uzadı filan. Hayır, o son anı Cenab-ı Hak istediği ölçüde uzatır veya kısaltır.

Yatalak bir hasta için düşünelim. Yavaş yavaş ölüm anma yaklaştıkça, gerçeklere doğru yakın olmaya başlar. Şimdi bunu pek çok mü'min de müşahede edebilir. Dikkat ederseniz mü'min insanların evlatları, yakınları anlatırlar. "Bir köşeye bakıyordu, gülüyordu." Bu nedir biliyor musunuz? Daha önce kendiliden evvel ölen insanların o mümine karşı bir kolaylık sağlamak üzere kendilerim hissettirmesidir. Gerçeklere adım adım yaklaşır. Ölümsüzlüğü yavaş yavaş sezer.

Ölümün zaman perdesindeki bir görüntü olduğunu ne zaman anlayacak? Hz. Azrail'den sonra anlayacak. Ama daha Hz. Azrail gelmeden böyle birtakım, yakınlarının geldiğini ifade eder, konuşurlar. Bunu gerçi ateist tıpçılar beyinde bir durgunluk diye sanırlar, ama aslında bu bir vuzuhtur. Yani büsbütün bir açılmadır. Yani yavaş yavaş maddenin sönmesine uygun bir hadisedir.

Binaenaleyh, ölüm anma yaklaşmakta olan bir mü'min için kendiliğinden gerçeklere yakın olmak vardır, Muhiddin-i Arabî Hazretleri bir ayet-i kerimenin tef şirinde diyor ki; "Ad kavmine, şiddetli bir sıcaktan sonra, gökten bir bulut ölüm gelirdi, arkasından da bir yağmur geldi ki o yağmur Ad kavmini yok etti. Oradaki insanlar bulutu gördükleri zaman bu sıcaktan kurtulduklarını sanarak, bak işte rahmet geliyor diye sevindiler."

Muhiddin-i Arabî der ki: "Rahmet olduğunu anladılar, çün ölüm onlar için bir rahmettir. Ölürne yaklaştıkları için gerçeği gördüler, onun bir felaketten ziyade kendilerim bir an evvel kurtaran bir vesile olduğunu fark ettiler." Şimdi buradan da yola çıkarak diyebiliriz ki biz, ölüm anma yaklaştıkça birtakım gerçeklere yakın olmaya başlarız. Mü'minler özellikle ölüm anı yaklaştıkça bunu hissederler.

Hz. Azrail'in teşrifinin ilk belirtisiyle birlikte, bunu adımlarını atması diye düşünelim, yavaş yavaş da o mü'mine ölümün yakınlığı doğar. Bu ölüm yakınlığının ilk bariz etkisi, eğer ızdırap çekiyorsa bütün ızdırapları biter. Yani Hz. Azrail'in bir rahmet sırrı da budur. Kapısını çalmaya başladığı zaman, henüz görüntüye geçmeden ızdıraplarını tamamen giderir.

Çünkü bir mü'min mutlaka ölürken maddi ızdıraplarının tümünün yok olduğunu seyreder, ondan sonra ruhunu teslim eder ki bu Allah'ın (c.c.) mü'minlere ayrı bir lütfudur.

Hz. Azrail'in bundan sonraki teşrif şekli ise, mü'mine en sevimli gelen şekildir. Özellikle dostları arasından, evladı, eşi veya anası tarzında bir görüntüyle gelir. Bazıları, "Bu madem ki mü'minin sevdiği görüntüyle gelir. İslam büyü ki erinden birisinin görüntüsüyle de gelir mi?" diye sorabilir. Gelmez. Çünkü Azrail, İslam büyüklerinin görüntüsüne girmeyi, sınır aşma sayar. Şimdi böyle bir vaziyette yalnız bir mü'minin özellikle naz bir mü'minin ruhunu teslim törenine bir İslam büyüğü veya şeyhi gelebilir, ama Hz. Azrail o kılıkta gelmez, onun sevdiği başka bir kılıkta gelir.

Hz. Azrail geldiği zaman bir mü'minin yapabileceği bir şey var mı diye sorarsanız, bir mü'minin yapabileceği çok önemli bir şey var. Onun kendisine merhamet ve sıcaklıkla yaklaştığını, medyun-u şükranı olmalıdır. Mü'min olmanın şevkine kapılıp da neşesinden Hz. Azrail'e bir nev'i teşekkür tarzındaki samimiyetini ihmal etmemelidir.

Bir mü'min Hz. Azrail'e çok sıcak yaklaşmalı. Hele çağımızda insanların beynini yıkaya yıkaya oluşturulan imaj, eli oraklı Azrail görüntüsü diye bir nev'i soğukluk olmamalı. Çok büyük ve mükemmel bir hizmeti hiç acı duyurmadan lütfeden Hz. Azrail'e karşı bir şükür, bir sevinç tarzı olmalıdır. Hz. Azrail'in en büyük zevki nedir biliyor musunuz? Bir mü'minin ruhunu kabzederken o mü'minin kendisine karşı olan sıcak teşekkürüdür. Bunu mü'minler ihmal etmemelidir. Hz. Azrail çok güzel bir melek ve çok hoş bir sırra sahiptir.

Hz. Azrail'in teşrifindeki güzelliklerin, sevdiklerinin kılığına girmesinin yanında; kâfirin, özellikle Allah'a (c.c.) düşmanlık yapmış kimsenin son anı gerçekten bir felakettir. Tasavvur edilemeyecek bir felakettir. Çünkü, o saikayı, o patlamayı duyduğu an o da ölüme yakın olduğunu anlayacak, o da gerçeği görecektir. Ama bütün hayatım yanlış oynadığını fark etmiştir.

Cennetten buraya intikal etmeden, bütün gerçekler bize intikal ettirildi, verildi, hafızamıza yazıldı. Şimdi bu insan bütün hayatım yanlış yaşamış, kendisine öğretilenlere ters düşmüştür. Cennetten yeryüzüne, yani anne rahmine intikal ederken bize, "Aman şaşırmayın, takva sahibi olun" diye defalarca, ihtar ettiler. Herkes de, "Peki" dedi. Şimdi buraya gelip de bunun tersini yapan bir insanın bir patlama ve saikayla maddeden ayrılma fonksiyonu başladığı, ölümle yüz yüze geldiği, bütün gerçekleri gördüğü zaman duyacağı ıstırabı tasavvur edin. O artık muzdarip haliyle bir de ruhunu kabzedecek olan Hz. Azrail'in şedid hali vardır. O artık mü'minlere olduğu gibi sevimli değildir. Çünkü Hz. Azrail'in de yansıtacağı figürler, kendi elinde değildir. Bu figürler, ilâhi kompüterde, Levh-i Mahfuz'da yazılıdır. Otomatikman o figüre dönüyor. Aynı dalga hareketi sevimli bir görüntü verirken, başka bir zaman bir ateş görüntüsü vermiş oluyor.

Münker-Nekir vizesi

Hz. Azrail'le beraber, ölüme taallûk eden bir keyfiyet daha var: Münker ve Nekir. Onlar da melektir. Onların da bir görüntüsü vardır. Münker ve Nekir dediğimiz melekler manevi âleme geçmek için bir pasaport kontrolü yaparlar. Bizim hayatımızda göreceğimiz ilk melek Hz. Azrail'dir. Çünkü ölmeden önce görüyoruz. Ama öldükten sonra da ilk göreceğimiz melekler de Münker ve Nekir'dir. Ondan sonra da Cennete gidenler, Cennetteki melekleri görecekler, Cehenneme gidenler de benim çok övgüyle bahsettiğim Zebanileri göreceklerdir, bunlara ben fizik ustaları derim.

Binaenaleyh, insanların hayatında bu madde düzleminden koptuktan sonra melekler devamlı vardır. Şimdi ölüm anındaki yani ölüm hadisesinden sonraki formaliteleri, bir zincir halinde dizilmesi lazım gelirse, birincisi ruhun bedenden ayrılması hadisesidir. Bunu, Hz. Azrail bir zaman dilimi içerisinde halleder.

Ondan sonraki safhada, yani ruh kabzolduktan sonra, geride insanın kimlik kartı kalır. Bu kimlik kartı; nefis, gönül ve bedenden ibarettir. Hz. Azrail operasyonundan sonra, bedenin ruhla ilgisi kesilir, bütün fonksiyonlarım yitirir ve ondan sonra çürümeye başlar.

Binaenaleyh ölünün eti, derişi, karaciğeri artık fonksiyonlarını yitirmiştir Yani ceset yaşama fonksiyonlarını tümüyle kaybetmiştir. Ne duyar, ne görür, ne ızdırap çeker, ne de yapacağınız bir harekete karşı tepki verir.

Demek ki öldükten sonra iki şey kalıyor: nefis ve gönül. Eğer gölünü mühürletmiş, sıfır noktaya getirmişse yalnız nefsi kalır. Mü'minlerin mutlaka gönlünde Efendimizin tanımıyla "Bir hardal tanesi dahi olsa gönüllerinde bir zerre kalır."

Bundan sonraki formaliteyi nefisle gönül ortak olarak götürecektir. Bu adam öldü, ruhu alem-i ervaha, çok uzakların da uzaklarına, boyutların en derin yerlerine gitti. Artık bir daha ruhunu çağırtıp da bu adamla münasebet kurduramazsınız, ta kıyamete kadar gitmiştir. Ta tezevvüç edene, yani bedenle ruh birleşene kadar yoktur.

Ruh mâna alemine nasıl geçecektir? Mâna alemine geçebilmesi için tek sermayesi gönlüdür, kalbidir. Kalbinin de tek sermayesi imandır. Eğer kalb iman nurunu taşıyorsa ve o imanı sevgisiyle zenginleştirmişse bunun maddesel boyutlardan kurtularak manevi aleme, mana boyutlarına geçmesi kolaydır. Çünkü o boyutlarda ancak kalp cereyanıyla yolculuk yapılır. Yani, eğer bir rokete binerek bir uzay yolculuğu yapıyorsa, bunun sermayesi kalbindeki akünün iman cereyanıdır.

Eğer bu cereyan yoksa, nefis, toprağın altında bedenin çürüdüğünü seyredecektir. Nefis, bedensel hayatın esiri olarak insanları nasıl incittiğini, hak yediğini, haram yediğini, Allah'a karşı ters baktığını, onun yolundan gitmek şöyle dursun bilakis onun yoluna karşı çok sevimsiz hallerde bulunduğunu seyredecek ve azap duyacaktır. Bu kabir asabinin enteresan bir yanıdır. "Ben ne zannediyordum kendimi, dahi mi? İşte şu çürüyen bedenmişim ben" diyecektir.

İşte o sırada Münker ve Nekir gelecektir. Onlar da 30-40 cm boylarında iki ışık silueti halinde gelecek. Hatta mâna alimleri tarif etmişler birisi mor, yeşil, eflatun ışıkların değişkenliğine haiz, birisi de san, kırmızı, turuncu ışıkların değişkenliğine haizdir. Cenab-ı Hak, onlara öyle bir görüntü vermiştir. Biraz evvel arz ettiğimiz gibi, bu, meleğin asıl kendi görüntüsü değil de bile muhatap görüntüsüdür.

İşte o Münker ve Nekir'in varlığı bir anlamda nefsin sorgusunu teşkil ediyor. Ruhun, Münker ve Nekir'e cevap verebilmeni için gönül aküsünün, kalbinin cereyanının dolu olması lazım.

Eğer gönül aküsünün cereyanı varsa, aynen yaşıyor gibi konuşur ve o fikirlerini aynen ifade eder. Gönül aküsü varsa herkes sanır ki, beynine biriktirdiğim bilgilerden dolayı dünyada öğrendiğim hadisattan dolayı konuşuyorum, hayal ediyorum, hayır, aslında o gönülde imanı olan ruhtan gelen bir hikmettir. Kalp imanla bunu doldurduğu zaman, onu kendisine mal eder, ebedileşir. Ruh gittiği zaman, sanki ruhun bir parçası o bedende küçülmüş gibi olur.

Böylece Münker ile Nekir'in mânaya intikal ettirmek için ortaya koyduğu soru barajını geçer. O soru barajını müsbet olarak geçtiği, imanıyla, sevgisiyle o barajı atladığı takdirde anında âlem-i ledün'e geçer. Âlem-i ledün dediğimiz mekana geçen nefisle kalp beraberdir. Şahsiyet, kişilik, kimlik odur, O mekanda dört boyutlu bağımlılığı yoktur, zaman yoktur, bir yerden bir yere geçiş çok kolaydır. Âlem-i ledün, bir nevî çeşitli âlemlerin havaalanı gibidir. Oradan çeşitli âlemlere geçilebilir.

Münker ve Nekir'in yaptığı ilk vize imtihanını geçen mü'min o vizesiyle birlikte âlem-i ledün'e geçtiği için zaman bağımlılığından kurtulmuş olur. Zaman bağımlılığından kurtulmanın çok ehemmiyeti vardır. Eğer âlem-i ledün'de zaman bağımlılığı olsaydı. Öldüğü andan kıyamete kadar orada öyle bekleyecekti. "Zaman geçmiyor, akıbetim ne olacak, nasıl soru sorulacak, ne olacak" diye telaş edecekti. Fakat Cenab-ı Hakkın ledün âlemine almasından, orada misafir etmesinden hikmet, o mü'mini kıyamete kadar zamansız yaşatmak ki, bu hadis-i şerifte ifade, edildiği gibi "kıyamet koptuğu zaman bir namaz vakti geçmiş gibi olacak."

Öldükten sonra, isterse iki bin sene evvel olsun, Hz. Âdem zamanında ölmüş olsa dahi bir namaz vakti geçti zanneder. Çünkü âlem-i ledün'e intikal ettikten sona kıyamete kadar olan zaman içerisinde mü'mine en büyük iltimas budur. Saatler durdurulmuş, zaman mefhumu ortadan kalkmıştır. Uyanacak ki kıyamet kopuyor. Kıyametin o müthiş, insanı paniğe uğratan tablosu içerisinde o mü'min, melek kardeşleriyle bir defa daha teşerrüf edecektir. Ne olduğunu, gözünün önünde her şeyin havada uçtuğunu görürken, böyle bir dehşetin içerisinde ne olduğunu soracak telaşa düşecek, fakat ona, "Korkma, bu dehşet, bu panik sana ait değildir. O, inanmayanlara aittir. Sen Rabbinin sana olan vaatlerini yerine getirdiğin için sen mutlu ol" denilecek ve o zaman mü'min mutluluğa kavuşacaktır.

Onun için meleklerle insanoğlunun irtibatı tasavvur edilemeyecek kadar çok sıkıdır, iç içedir ve bu yüzden meleklerin bütün insanlık şahsında Hz. Âdem'e secde etmesinin sırrı budur. Yanı bir anlamda melekler insanlara hizmet verme zevki içindedir. Bu onlara ağır gelmez, onlara zevk verir. Peki niçin Allah'a daha yakın olduğu halde bu hizmetten zevk alıyor dersiniz? Çünkü insan Fahr-i Kâinat sırrı taşıyor. Melek de biliyor ki Fahr-i Kâinat Efendimizin yüzü suyu hürmetine var oldu kâinat.

Azrail'in Peygamberimize gelmesi

"Efendimiz dünyasını değiştirirken Hz. Azrail gelmiş midir? Eğer Azrail vasıtasıyla olmuşsa bu nasıl olmuştur?" meselesinde ise Hz. Azrail, Efendimizin âlem-i cemal'e teşrif etme zamanı geldiği an, Cenab-ı Hakka der ki, "Ya Rabbi herhalde ben Resulullah'a gidemem, ben onun ruhunu nasıl kabzederim? O alemlerin rahmet sırrı."

Bunun üzerine Cenab-ı Hak Hz. Azraile şöyle der: "Sen Habibimin bir özelliğini galiba gözden kaçırıyorsun, yahut bilmiyorsun, Habibimin en çok zevk aldığı şey beşeriyettir, kulluktur. Eğer sen ona ayrı bir tarife yapmak istiyorsan, onu gücendirirsin. O istiyor ki diğer insanlar hangi muameleye tabi olmuşsa, dünyada insanlar hangi ilâhi hadisata maruz kalmışsa, kendisine iltimas yapılmadan O da aynı hadiseyi yaşamak ister.

Meleklerin hızı ve Azrail'in ruhları alması

Meleklerin zamana intikalleri hem bizlerden, hem canlılardan, hem de eşyadan çok farklıdır. Mesela biz bir saniyeden daha kısa bir süreyi kolay kolay fark edemeyiz. Etsek etsek saniyenin dörtte birim fark edebiliriz. Ondan daha küçük zaman arabalıklarını fark etmemiz mümkün değildir. Hiç kimse 1/50 saniyeyi, yani beş on saliselik bir şeyi fark edemez.

Bu zaman aralıkları bakımından melekler fevkalade esnektirler. Melekle bir zaman dilimi içerisinde bir milyarda bir saniyeye dahi intikal edebilirler. Yani o saniyenin arasındaki farklılıkları sezip algılayabilirler. Sezip algılayabilmeleri bizler için çok önemli değildir, kendileri için önemlidir. Onlar o kadar kısa zaman sürelerine müdahale edebilirler.

Melekler Cenab-ı Hakkın kudretinin icracıları oldukları, bu kudreti diğer boyutlara yansıtma göreviyle yükümlü oldukları için, zamanın bütün dilimlerinin arasına tecelli etmek hassalarına sahiptirler. Bu, fevkalade önemli bir keyfiyettir. Çünkü zamanın o minicik aralıklaranına meleklerin müdahale edebilmesi demek, Kudret-i ilâhinin her an, evrenin her yerinde ilâhi murada uygun olarak tecelli edebilme sırrım bize gösterir.

Mesela, yağmurun yağmasında öyle zaman aralıkları teşekkül etmektedir ki, su zerrecikleri su damlacıkları haline geçecek, su damlacıkları da yağmur damlacığı haline geçecektir. Bu fevkalade girift, karışık bir olaydır. Bunların yerleşmeleri ve teşekkül etmeleri çok özel birtakım kompüterlere bağlıdır ve bu aralıkların fevkalade ince hikmetlerle İlâhi tecelliye, ilâhi kudrete açı tutulmağı lazımdır, işte melekler bu olaya müdahalede fevkalade büyük esrar taşırlar. Biz kendi kaba zaman tanımımız içerisinde gökteki bir bulutun dolaşıp dolaşıp bir türlü yağmur haline gelememesi hatta şimşek çakıp da yine de yağmurun yağmadığı anları çok müşahede etmişizdir. Bu meleklerin çok ince zaman hikmeti içerisinde o kompüter düzenini icra etmek için seçtikleri ana bağlıdır. O anı murad-ı İlâhi istediği zaman tecelli ettirir.

Meleklerin bu fevkalade özel, hassas zaman aralıklarında tecellileri bizim hayatımızda çok enteresan iki hadise için çok önemlidir. Bunlardan bir tanesi mezarda, Münker ve Nekir'e hesap verirken, bir tanesi de ruhumuzu teslim ederken Hz. Azrail ile olan münasebetimiz.

Atom ve Azrail'in hızı

İnsanlar, dünyada bir dakikada şu kadar insan Ölüyor, Hz. Azrail bunlara ayrı ayrı nasıl tecelli edip de bu görevim görüyor diye düşünür.

Burada iki şeyi hiç unutmayacağız. Bunlardan bir tanesi Hz. Azrail, melek vasfı, melek özelliği dolayısıyla maddesel bağımlılığı olmadığı için onun bir mekan aşmak durumu yoktur. Yani Los Angeles'de canım veren bir kimseyle, Ankara'da canını verecek bir kimsenin ruhunu almak onun için farklı bir hadise değildir. Yani sizin oturduğunuz yerden elinizle aynı masanın üzerinden iki farklı eşyayı almanız kadar basittir.

Mekan bağımlılıkları olmadığı için meleklerin sürati, ışının süratinden yüz binlerce kat fazladır. Bu bakımdan böyle müşkülat gibi görünen hadise yoktur.

İkinci hadise de meleklerin zaman dilimine müdahaleleridir. Yan yana gördüğümüz, aynı anda oluyormuş gibi gördüğümüz bir çok hadiseler vardır ki, onları zamanın çok ince dilimlere bölerseniz, farklı zaman aralıklarına tecelli ettiğini görürsünüz.

Yine bir misal olarak ölüm olayını tanıtmak istiyorum. Mesela, aynı anda bir trafik kazasında veya doğal bir afette birçok insanın can verdiğini görüyorsunuz ve siz sanıyorsunuz ki bir dakika içerisinde hepsi öldü. Veyahut bir savaşta ard arda gelen mermilerle binlerce kişi, aynı anda ölüyor gibi görünür. Halbuki bunu biz zaman kavramımızla aynı anda, aynı dakikada, aynı saniyede oluyor sanıyoruz. Zamanı bir milyara böldüğünüz zaman onların her birisinin ayrı ayrı bir zaman diliminde tecelli ettiğini görürsünüz.

Diyelim ki dünyada, bir dakikada bir milyon kişi öldü, o bir milyon kişiyi zaman dilimleri açısından saniyeyi bir milyara bölerek hesap ederseniz her birisi için Hz. Azrail'in farklı zamanlarda tecelli etmesi ve her birisinin tek tek ruhunu kabzetmesi söz konusudur ve bu onun için çok basittir. Çünkü o, zaman dilimlerinin en küçük ayrıntılarına girme yeteneğine sahiptir. Cenab-ı Hak böyle yaratmıştır. Kudret-i İlâhinin evrene, evrendeki olaylara tecellisi fevkalade hassas bir olaydır. Saniyelerle ifade edilemeyen süper bir hızı icap ettiren olaylardır.

Bunun en yakın misalini, yine madde dünyasından vermek isterim. Mesela: Bir atom çekirdeğinin içerisine bir nötron atıldığı zaman, bu nötron bu atom çekirdeğim rahatsız eder. Rahatsız ettiği an atom çekirdeğinin dengesi bozulur. O dengenin bozulması derhal atomun infilak etmesin! gerektirir. Halbuki yapılan deneyler, yapılan laboratuar çalışmaları göstermiştir ki, nötron fevkalade tehlikeli bir madde olarak atom çekirdeğine girdikten sonra böyle bir sıkıntıyı, böyle bir yok oluşu, perişan oluşu meydana getirmiyor. Bunun hikmetini anlamak için fizikçiler çok çaba sarf etmişlerdir.

Onlar teorik olarak düşünüyorlar. Atom çekirdeği fevkalade hassas dengelerle kurulmuş bir sistemdir. Ortalama olarak, elli tane ayrı büyük enerji zerreciğinin bir arada geçinebilmeleri için çok hassas bir sistemle kurulmuş bir merkezdir. Bu merkeze yabancı bir enerji koyduğunuz zaman bunun şiddetle infilak etmesi gerekir. Herkesin teorik olarak düşüneceği budur. Ama yapılan deneyler göstermiştir ki, daha ilk atom çekirdeği çalışmaları yapıldığı zaman nötron gibi yüksüz olduğu için atom çekirdeğine rahatça girebilen bir madde buradaki dengeyi beklendiği şekilde bozup perişan etmemektedir.

Netice itibariyle, araştırmalar göstermiştir ki, nötron, atom çekirdeğine girdikten sonra on milyarda bir saniye kadar kısa bir süre içerisinde, atom çekirdeği, çeşitli birtakım etkiler yaparak nötronun etkisini dağıtmaktadır. Ya ondan bir elektron çıkararak onu proton haline getirmektedir, ya da başka bir proton ekleyerek yeni ışınlar salarak dengeyi sağlamaktadır. Ama bütün bu hadiseler, yapılan hesaplara göre 10-8 (On üzeri eksi sekiz) saniyede olmaktadır. Yani bir saniyenin on milyonda birinde olmaktadır.

Peki, bu kadar kısa bir zaman aralığında nasıl bir müdahaledir ki böyle bir denge için, yeni birtakım koşulları bulmak, nötrondan bir elektron çıkartabilmek veya nötrona bir elektron ekleyerek dengeyi düzeltebilmek bu kadar kısa zaman aralığında olabiliyor? İşte onun için evrendeki birtakım hadiselere İlâhi kudretin müdahale etmesi. İlâhi kudretin kudretini tecelli ettirmesi fevkalade çok küçük zaman aralıklarına kadar iner.

İşte, meleklerin bir hikmeti olarak bunlar daha henüz iyice anlaşılmış olaylar değildir. O denge nasıl olur da kurulur? Hangi fizikçi çıkar da size nötron geldi, sizin çekirdek yapınız şu olduğuna göre siz ancak bir elektron çıkartırsanız bunda denge sağlanabilir diyebilir, işte bu, meleklerin orada, o sahnede müdahalesiyle meydana gelen bir dengedir. Atom bombasının teşekkülü aslında bu esasa dayanan, fakat tamamen ayrı bir sistemi, çok fazla nötronların zoraki atomu çatlatması için kurulmuş özel bir tedbirdir. Yani atomun parçalanması dahi yine onu yok olmaktan kurtaran ayrı bir İlâhi tedbirdir.

Şu halde melekleri tasavvur ederken, evrenin her yerinde özellikle maddesel dünyada çok küçük zaman aralıklarında müdahale edebilen büyük bir kudretin temsilcileri olarak kabul etmemiz gerekir.

Meleklerin kanatları ve kudret fazı

Bir hadis-i şerifte "Meleklerin kanatları yok mudur?" diye soran bir kimseye karşı Efendimiz (a.s.m.) diyor ki, "Meleklerin kanatları sonsuz sayıdadır ve onlar onların kudretidir" Yani kanat dediğimiz kavram, bizim bildiğimiz sinek veya kelebek kanadı değildir. Onların kudret fazlarıdır.

Melekler, bu hadis-i şeriften anlaşılacağı şekilde, her bir hadiseye ayrı bir itikad hikmetini tanıyabilen ilâhi kudretin temsilcileridir. Onun için Cenab-ı Hakkın kudretini anlayabilmek için melekleri çok iyi anlamamız gerekir. Yağmuru nasıl yağdırdığı, atom çekirdeğindeki dengenin anında nasıl düzenlendiğini anlamak için, melek kudretini anlamamız gerekir. Bunlar, Allah'ın (c.c.), melekleri vasıtasıyla kudretim tecelli ettirmesi sanatıdır.

Allah (c.c.) evrendeki, özellikle maddesel olayların dengesi için bir kudret ordusu yaratmıştır. Melekler bu kudret ordusudur. Bunlarla evrenin her an, her yerine müdahale ediyor, galaksilere müdahale ediyor, atom çekirdeklerine müdahale ediyor ve nihayet insana da çeşitli safhalarda müdahale ediyor. Hayatın kaydını tutmaktan tütün da, korumaya kadar, gönüldeki hüzünleri silmeye kadar, insanın şaşkınlığım gidermeye kadar ve insanların bir yerde, bir hadise karşısında şoka girmemesi ve kroke olmaması gibi hadiselere kadar. Bununla bizim, farkına varamadığımız bir başka zaman düzlemi içerisinde, başka mekan parçacıkları içerisinde bir melekleri gelip bizleri ziyaret ettiği, bizleri koruduğu, yeniden dengelediği kesindir.

Şimdi gelelim Hz. Azrail bahsine. İnsanın varlığını anlayabilmek için dört unsurun yalnız Allah (c.c.) tarafından bilinen bir nispet ölçüşü içerisinde bir karışım olduğunu evvela anlamak gerekir. Yani nefis, ruh, kalp ve beden. Bu dört unsuru Cenab-ı Hak bizim bilmediğimiz ölçekler içerisinde (ondan şu kadar gram, bundan bu kadar kilo değil) bir araya getirmiş, özel bir hamur haline sokarak insanı yaratmıştır.

Bu dörtlü sentez meydana gelirken bunların ölçülerini ancak Allah (c.c.) bilir. Neden? Çünkü bunlar aynı boyutların eşyaları değildir. Nefisten şu kadar, bedenden bu kadar, ruhtan şu kadar diyemiyoruz. Bu büyük kombinezon, bu ilahi eser böyle bir akıl almaz sentez biçiminde karışarak gelmiş ve insanoğlu olarak bir hayat düzleminde ömür verilmiştir. Şimdi bu ömür sona erecektir. Cenab-ı Hak buna murad etmiştir. Bu dörtlü karışık cismin parçalara ayrılması ve ruhun tekrar ilâhi emir alemine dönmesi olayı yaratılmanın hikmetlerinden ayrı bir hikmet içerisinde çok önemli bir hadisedir. Onun için mutlaka Hz. Azrail vasıtasıyla bunun yapılması gerekir. Yani sanıldığı gibi bırak olsun gitsin, ölünce beyin durur, kalb durur, hadise hallolur değil. Daha ne peşine düşüyorsunuz ki diye düşünemezsiniz.

Çünkü, ruh insanda bulunan otuz milyon hücrenin her birisini tasarrufuna, mahiyetine alan anlaşılması imkansız bir ilâhi cereyandır. Bu ilahi cereyanın bütün bu hücreleri terk etme operasyonu sırasında, aynı zamanda gönül ve nefsin ayrılarak bedenle birlikte dünyada kalması gerekir. Çünkü ölüm hadisesi budur. Yalnız ruhun tecrit edilmesi olayıdır. Yalnız ruhla beden olsa ruh çıktı, beden kaldı mesele bitti diyeceksiniz. Ama bir nefis var. Bu, ölümle beraber başlayan, nefise ait yeni hayat macerasıdır. Nefsin bu dünyada, bu boyutta kalması olayıdır. Kalp de bu boyutta kalmak durumundadır. (Manevi cereyan itibariyle.)

Çünkü insanların ölmezliğini temsil eden, hele hele mü'minin ölmezliğini temsil eden hadise, kalbin kalışıdır. "Yani bir mü’min ölmez." diye Cenab-ı Hak emrettiği zaman, buradaki hediye, öldü diye gördüğünüz şey bedenle ruhun ayrılmasıdır. Ama kalp ve nefis de bedenle beraber kalmıştır. Yani bedene yapışık değil ama onunla beraber dünyada kalmıştır, işte bu bakımdan Hz. Azrail'in büyük teknik gücüne, teknik kudretine ihtiyaç vardır.

Allah (c.c.), Hz. Azrail'e bu vazifeyi vererek ona fizik ötesindeki bir eğitim sırrı içerisinde, ruhun bütün bu dörtlü mekanizma içerisinden ayrılıp, sıyrılıp emir alemine intikalini sağlayacak bir beceri vermiştir. Ondan dolayıdır ki, Hz. Azrail ölümü kolaylaştıran bir varlıktır. Hatta tasavvufta güzel bir tanım vardır. "Ölüm bir doğumdur. Her doğumun ebesi Hz. Azrail'dir" derler. Şu halde Hz. Azrail'in görevi fevkalade önemli bir şeydir. Nasıl ki bir çocuk, kendi kendine doğsun diyemiyorsunuz, insanoğlu da yeni bir mekana doğarken, yeni bir mekana yansırken mutlaka bir ilâhî kudret himayesine, bir îlahi kudret tecellisine ihtiyacı vardır ki, bu da Hz. Azrail'dir.

Hz.Azrail nasıl görev yapıyor?

Hz, Azrail'in görevini yaparken hangi metodları kullandığını; ruh, gönül, nefis ve beden bütünü nasıl birbirinden ayıran cereyanlar neşrettiğini, yahut hangi hikmetler içerisinde ölen bir insanın vücuduna intikal ettiğini anlamak elbette ki bugünkü fizik ve biyolojik mantık bakımından imkansızdır. Ama biraz önce aktarmaya çalıştığım bilgiler açısından düşünürseniz Hz. Azrail, Cenab-ı Hak tarafından verilen kudreti itibariyle zaman birimleri içerisinde o kadar minik ünitelere inebiliyor ki, bizim aklımızın almayacağı milyarda bir saniye birimleri içerisinde bu dört unsuru birbirinden ayırma sanatını icra ediyor.

İşte, Hz. Azrail'in bu icraatı, bu hüneri insanoğlunun kolayca mâna alemine intikal etmesi için Cenab-ı Hakkın verdiği bir lütuftur. Binaenaleyh Hz. Azrail'in gelişi bir rahmet sırrıdır. İlâhi rahmetin sırrıdır. "Bu İlâhi rahmetin sırrı nasıl görünür? Ölen bir kimsede nasıl tecelli eder?" diye düşündüğümüzde, o zaman şunu görürüz:

Bir defa çeşitli hadisattan ve emr-i Peygamberden (a.s.m.), biliyoruz ki Hz. Azrail, mü'minler için fevkalade sıcak bir dost görüntüsünde gelir. Hani bir insanın görevinin hoşlandığı, sevdiği bir yanı vardır, bir de mecbur olarak yaptığı yanı vardır. Bunun gibi bütün canlıların emanetlerinin teslim alınıp, ruhların âlem-i ervaha gönderilmesi Hz. Azrail'in zorunlu olarak yaptığı bir görevdir. Ama Hz Azrail'in bu operasyon sırasında mutlu olduğu an bir mü'minin ruhunu âlem-i ervaha yansıtacak operasyonu yaptığı andır. O müminin ruhu, bedeni terk edip de, bir manyetik etkiyle saniyelerin milyarda biri kadar bir süratle gidip âlem-i ervaha vardığı zaman bir anlamda Hz. Azrail'in mutluluğunun sonu yoktur.

Şimdi geride kalan o gönlün rahatlığı ve huzurudur. Nefsin sıkıntısından, nefsin baskısından halas bulmuş ve artık nefis de kendini anlamıştır. Çünkü nefis kendisini ancak ölüm anında (velilerin ve manayı yaşayanların durumu hariç) anlar ve anladığı zaman da o mü'minin nefsi büyük bir huzur duyar. Çünkü dünya bağlantısından kurtulmanın, madde bağlantısının ne kadar fuzuli olduğunun, onların ayaklarına bağlanmış bir demir beton gibi kendisini rahatsız ettiğinin farkına ölüm anında varır ve dolayısıyla bir mü'minin nefsi Hz. Azrail'in ellerinde yeni bir hayata geçişin hazzını yaşar. Böyle bir nefis mezara intikal edip, Münker ve Nekir'le alışverişinde kendisini çok sağlıklı hissedecektir.

Buradaki en önemli hikmet Hz. Azrail'in çok büyük bir hazla seyrettiği kalp sırrıdır. Çünkü nefis ruhtan ayrıldıktan sonra, o İlâhi cereyandan ayrıldıktan sonra tek basma yaşamak, var olmak ve kıyameti beklemek, ledün âlemine geçmek gibi birtakım operasyonları, yeni âleme intikal eden operasyonları ancak gönülde biriktirdiği cereyanla yapacaktır. Hayatta iken nefsin cereyanını ruhtu. Kendisinin cereyanını ruhtan alıyor sanıyordu. Bu gafletten ölüm anında kurtuldu. Ruhun çıktığını fark etti. İlâhi cereyanın bittiğini fark etti. Fakat tam paniğe kapılacağı sırada dünya bağlarından kurtulmanın rahatlığını hissetti ve o anda hır şey hissetti. Bir şey var kendisine bala mutluluk veren, bir şey var ki, bu da kalp dediğimiz gönül cereyanı. Gönül ceryanını bağlı olan o nefis bu sefer gönül ceryanının sırrıyla hayatını bir başka âleme intikal ettirecektir.

Gönül cereyanı ve Azrail

Gerek Hz. Azrail'i tanımak açısından, gerekse ölümü tanımak açısından Kur'an ışığını, Kur'an ilmini ve Efendimizin (a.s.m.) tanıttığı bu büyük senaryoyu iyi öğrenmek lazım. Çünkü ne yazık ki ölüm anında, ölümden sonraki hadisatta batıdan gelen rüzgarla, aslında kendi inanç sistemleri içerisinde iyice açıklayamadıkları ve üzerine kendi ilaveler yaptıkları birtakım yanılgılar içerisindedirler. Ruhunu terk edip hemencecik Cennete gireceğini sananlar vardır. O insanın yeni bir hayatta yeniden hayat bulacağını sananlar vardır.

Halbuki ruhun intikalinden sonra nefis gönül bağlantısıyla dirilecektir. Beden toprağa mahkum olduğu için ceset olarak onun artık bu hadisede bir rolü kalmamıştır. Gönül bağlantısıyla dirilecektir. Şimdi burada gönül ve nefis ikilisinin kıyamete kadar sürdürmeye mahkum olduğu bir hayat tarzı vardır ki, işte yeni hayat budur. Bu hayatın cereyanı yalnız kalpten gelir. Bu çok önemli bir şeydir. Kalbinde cereyan yoksa bu nefis azaba mahkumdur. Buna dinimizde klasik olarak kabir azabı denir.

Gönül cereyanı olmadan nefsin kıyamete kadar tahammül edemeyeceği bu azap için çeşitli ilâhi emirler ve Efendimizin tanımları vardır. O azabın, o cereyansız kalmanın sıkıntısı içerisinde nefis her şeyi hisseden ve hiçbir şey yapamayan o gafil durumunun, kendisini adam zannetmenin hesabını verir. Bu devir, eğer imanı var da gönül cereyanından alıverirse rahat rahat bu dünyada yaşadığından çok daha rahat olarak âlem-i ledünne, yani bütün boyutların merkezi olan uzay atanma intikal edecektir. Ondan sonra da kendisine yine melekler vasıtasiyle yardımlar yapılarak kıyameti beklemek üzere ledün aleminin zaman düzlemi içerisindeki bir noktaya misafir edilecektir.

Bu hadise genel tanımlar içerisindedir. Şehitlerin Cennete intikali ayrı bir konudur. Elbetteki bu normal tarifenin biraz daha değişiğidir. Yani onlar alem-i ledüne intikal ettikleri zaman otomatik olarak Cennete de intikal ederler. Çünkü âlem-i ledünden Cennete geçilir. Ama Cennete geçilmeden önce bir devir var. Nedir o? Kıyamette yeniden dirilmek üzere bekleme safhası. Beklemenin içerisinde normal insanlara Cenab-ı Hak zamanı kısaltarak, yılları, ayları bir saat gibi bir mesafeye hapsederek orada bekletecektir. işte Hz. Azrail'in ayırdığı bu parçaların bir mü'mindeki tezahürü telaşsız, üzüntüsüz, kedersiz, gamsız bir hayatın devamıdır. Bu mü'min nefsin dünyadaki sıkıntısından kurtulmasıdır.

Bunların hepsi Hz. Azrail'in himmeti sayesindedir. Bu bakımdan bir mümin için Hz. Azrail bir hami, çok büyük bir dosttur. Hz. Azrail mü'minlere geldiği zaman o mü'minin hoşlanacağı bir görüntüyle gelir.

Asıl biz Efendimizi sevmenin, Efendimize iman etmenin, Efendimize ümmet olmanın hikmetini âlem-i ledünde göreceğiz. Çünkü, âlem-i ledün bütün boyutların merkez istasyonu olduğu için, oraya intikal eden her türlü varlık, büyük bir şaşkınlık içinde olur. Adeta kroke olur. Hangi alemin hangi fazına, hangi zaman dilimine intikal ettim gibi acayip bir hale düşer, ama mü'min orada yine özel meleklerin himayesindedir: "Sen telaş etme, burada kıyameti bekleyeceksin, uyu" derler.

İşte o zaman asıl mü'min olmanın, Efendimizin sevgisinin ne demek olduğunu o zaman anlayacağız. Lisanların anlaşılmadığı, ne tarata gideceğinin bilinmediği, ama çok büyük bir mutluluğun seyrettiği ledün âleminde bir Muhammedî olmanın, Efendimizin ümmeti olmanın hikmetini, sırrını işte o zaman anlayacağız.

Cuma, Nisan 13, 2007

Kitaplara iman sırrı içinde Hz.Âdem

Sûre-i Bakara, kitabın "zalik" sırrını vurgulayarak başlıyor. "Zalike'l-kitâbü lâraybe fîhi hude'l-lilmuttekîn." (Şu yüce kitap ki, onda asla şüphe yoktur. O, Allah'ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir yol göstericidir.)

Hemen arkasından "O takva sahipleri ki, görmedikleri halde Allah'a ve Onun bildirdiklerine iman ederler, namazı döş doğru kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda bağışta bulunurlar" diye devam etmektedir.

Muttakîlerin birinci bölümü bu, ikinci bölümü ise; "Onlar sana indirilen Kur'an'a da, senden önceki peygamberlere indirilen kitaplara da inanırlar. Onlar, ahirete de kesin olarak iman etmiş kimselerdir."

Onun için Âmentü'müzün bütün içerisinde diğer peygamberlere iman etmek, diğer kitaplara iman etmek kaçınılmaz bir gerçek olarak vurgulanmıştır. Bu çok önemli bir şeydir. Yani Âmentü'nün maddesine giren bu hadiseyi hafife almamız, görmezlikten gelmemiz mümkün değildir. Ancak çağımızda diğer kitaplara da iman etmek zorunluluğunu getiren Âmentü'nün bu sırrı içerisinde bazı hafife almalarımız olmuştur.

Mesela, diğer kitapların birçoğu tahrif olmuştur deyip geçiyoruz. Tahrif olan ayetlerine iman etmeyiz, ama bütününe iman etmek zorundayız. Bunu hiç unutmamamız lazım gelir. Çünkü gerek Tevrat'ta, gerek İncil'de tahrif olmamış ayetler vardır ve bunlar İslamın getirdiği ilkelerin paralelindedir. Bunlara iman etmemizde en ufak bir hata imanımızı zedeler. Şu halde kitaplara imandan Allah'ın bize murad ettiği hikmeti anlamamız gerekir.

Allah, insanlığı bir peygamberle başlattı. Hz. Adem, peygamberdi. Demek ki, insan yeryüzüne intikal ettiği an bir peygamberin soyundan geliyor ve bir peygamberle irşad oluyor. Bugünkü insanlar bilim adamı geçinen birtakım kimselerin telkini altında, "yok ilkel insandı, yok taş devriydi, mağara devriydi, yok insanlar yavaş yavaş ateşi sürterek buldu" gibi bir gafletin içerisinde farkına varmadan yaratılışın özüne ters düşüyorlar.

Allah (c.c.) bunu yok etmek için kitaplara imanı emir buyurmuştur. inceliğe hakiniz. Âmentümüzde kitaplara imanla birlikte bir büyük yanılgıyı kökünden yok ediyoruz. Nedir o yanılgı? İnsanoğlu özel olarak yaratılmıştır. Cennetten yeryüzüne intikal ettirilmiştir ve bunun başka canlılarla bir akrabalık gibi, haşa evrim gibi bir bağlantısı yoktur. İşte kitaplara iman dediğiniz zaman bu etrafımızda teşekkül ettirilmek istenen kaosa şiddetle karşı çıkıyorsunuz. Bu çok önemli bir şey. işte kitaplara imanın sırrı buradadır.

Siz ilk insanla beraber Allah'ın devamlı insanları denetlediğine, zaman zaman kitap gönderdiğine, zaman zaman peygamber gönderdiğine iman edeceksiniz ki, sizin etrafınızda birtakım aptal insanların, yeryüzündeki kimselerin kendi kendine icad ettiği gafletlerden uzak kalasınız. Cenab-ı Hak bunun üzerinde çok durulması için "ve kütübihî" emrini vermiştir. Kitaplara imanın emrini vermiştir. Buna çok sıkı sarılmak gerekir.

Efendimizin Veda Haccında mucizevî bir emri vardır; "Hepiniz Âdem'in çocuklarısınız, Âdem'den geldiniz, kim atasını inkâr ederse, Allah'ın ve meleklerin laneti üzerine olsun" diyor. Ne demek bu? İşte aynen kitaplara imandaki esrarı taşıyor. Fahr-i Kâinat Efendimiz on dört asır evvel, kendisinden on dört asır sonra gelecek insanları şaşırtacak, "yok evrimdi, yok insanlar kendi kendine dini icad etti" diye söylenecek birtakım herzelerin toptan cevabını vermiştir.

Allah, kitaplara imanı özellikle vurgulaya vurgulaya her bir mü'minin gönlüne perçinliyor. "Ey mü'min, sen Cennette yaratıldın, oradan arza gönderildin, sen diğer mahlükattan değilsin, ben sana zaman zaman kitap gönderdim, zaman zaman peygamber gönderdim" buyuruyor. Bu bakımdan bütün kitaplara ve peygamberlere sıcak bakmak, elbette ki onların tahrif olmuş hallerini kendimize bir mesnet kabul etmemek kaydıyla sıcak bakmak, Âmentümüzün fevkalade önemli bir bahsidir, insanın imanı tam olarak gönlünde yaşatabilmesi için bu kitaplara imanın anahtar sözcüğüm! unutmaması lazımdır: "Sen bir peygamberle başladın, senin neslin de devam ediyor."

Binaenaleyh insan kitaplara iman sırrı içerisinde Hz. Adem'in ilk insan olduğunu, onun peygamber olduğunu, ondan sonra pek çok kitap ve peygamber geldiğini bilmesi demek, insanın dünyaya niçin geldiğini, diğer varlıklardan farkının ne olduğunu bilmesi demektir.

Allah, Âmentü'ye başlarken evvela kendisine imana davet etti, sonra bu imanın ne tarz olabilmesini seçebilmesi için meleklere imana davet etti. Dolayısıyla ilahi kudretin ne kadar derin zaman aralıklarına, sonsuz mekanlara nasıl intikal ettiğini bize öğretti, şimdi üçüncü maddede diyor ki;

"Ey insanoğlu, sen insansın. Sen diğer varlıklarla kendini kıyas edemezsin. Bir sırtlan gibi parçalayamazsın, bir akrep gibi sokamazsın. Sen bir peygamber neslisin, unutma. Nice kitaplar gönderdim, nice suhuflar gönderdim, nice peygamberler gönderdim."

UFO aldatmacası

Mesela bugün, günün modası olan yıldız falları, UFO'ların amacı İlâhi kitapları çürütmektir. Çünkü onlar sıkıştıkları zaman İlâhi kitap diye inkarı mümkün olmayan bu hakikatleri, "Uzaydan başkaları gönderdi, Allah göndermedi" diyecekler ve İlâhi kitapların varlığını çürüteceklerdir. Amaçları budur. Evrim tutmadı, şimdi UFO'larla hücuma kalkışıyorlar. Onun için kitaplara iman fevkalade önemlidir. Bir insan kitaplara iman ettikten sonra artık onu UFO'yla, evrim teorisiyle saptırmamız mümkün değildir. İnsan özel bir varlıktır, maddeden ibaret değildir. Ruh-u İlâhi ile maddesel bir kuruluşun kombinasından teşekkül etmiştir.

Binaenaleyh, insanı diğer varlıklarla kıyas etmek, onlara benzetmek mümkün değildir. Çünkü eğer onlara benzetirseniz insanlarda mesuliyet duygusunu kaldırırsınız. Zaten şeytanın amacı da odur. Şeytan da insandan mesuliyet duygusunu kaçırarak, "Bu dünyaya bir kere geleceksin, ye, iç, her türlü fesadı yap, bu hayatın zevkini al" diyor, ama Allah, "Hayır, öyle değil, sen sıradan bir varlık değilsin, diğer hayvanların, bitkilerin yaşadığı hayatı tarz edinemezsin, sen özel bir varlıksın ve ben sana çok kitaplar, peygamberler göndererek bu gerçeği anlattım" diyor. Kitaplara imanın Âmentü'de vurgulanmasının sırr-ı hikmeti budur.

İlkel insan teorisi bir uydurma

Âmentü'nün iman bölümündeki bu "kütübihî" sırrı fevkalade önemlidir. Eğer bir insan aklını başına toplayarak "Cenab-ı Hak bizi Cennette yarattı, arza gönderdi ve bizim neslimizi peygamberle başlattı. Zaman zaman peygamberleri tekrar etti, kitaplar ve suhuflar gönderdi" diye sıkı bir iman içerisine girerse onun etrafında dolaştırılmak istenen bütün yalancı, aldatıcı küfür meş'alelerini söndürür.

Mesela, insanların evvela çok ilkel olduğunu, haşa başka canlı gibi, maymun gibi kendi kendine tabiatta teşekkül ettiğini varsayan bir grup var. Bu, küfrün fevkalade adî bir cambazlığıdır. İnsanların bir kısminin gerek vücutça, gerek zekaca daha basit yaratıldığını ifade etmek yine bu cümleden, küfrün büyük bir sıkıntısıdır.

Şimdi çağımızda moda olan bir çok sahtekarlık daha vardır. Bunlardan bir tanesi insanın bir başka gezegenden şu veya bu şekilde geldiği ve bunların çok daha medeni varlıklar olduğu gibi birtakım yalanlarla insanları aldatmak istiyorlar. "Yani sen burada kendi kendine bir din bulmuşsun, halbuki evrende daha ne uygarlıklar var, neler neler var" gibi insanı boğuntuya getirip "Kitaplara iman" hikmetini ortadan kaldırmak istiyorlar.

Eğer kitaplara iman ederseniz, evrende de başka medeniyetler var, biz de önce ilkeldik, sonradan olgunlaştık gibi gafletlere düşmezsiniz. Böylece kitaplara iman sırrı içerisinde mutlaka gönlüne çok sağlam bir perçin vurmak gerekir. Çünkü Fahr-i Kâinat Efendimiz İslamiyetin ilk yıllarındaki çeşitli sohbetlerinde gerek Yahudileri, gerek Hıristiyanları hesaba çekerken, "Sizin kitabınızda şu vardı, benim geleceğim şu şekilde anlatılmıştı" diye bu kitaplardaki hikmetlerin yorumunu yapmıştır.

Mesela; Yahudiler Asr-ı Saadette Efendimize, Mısır'daki durumu sormuşlardır. Onun üzerine Cenab-ı Hak Fahr-i Kâinat Efendimize Sûre-i Yusuf'u buyurmuştur. Sûre-i Yusuf, Yahudilerin Mısır'a intikallerinin sebebini, Hz. Yusuf'un onları orada nasıl mutlu ettiğini bütün ayrıntılarıyla anlatmıştır ki, Yahudiler bu ayrıntıyı kendi Tevratlarının tefsirlerinde bulamamışlardır. İşte onun için Cenab-ı Hakkın emirlerinin varlığına imanda tereddüt göstermemek lazımdır.

Kitaplara iman temelde her türlü yalan, yanlış teorilerin yıkılmasını sağlar. Gerek küfür cephesi, gerek şeytan, gerek ateizm ve gerek marksizmin hedefi ilâhi kitaplardır. Dikkat ediniz, ortaya attıkları bütün yalanlar İlâhi kitapları nakşetmek içindir. Çünkü İncil'de, Tevrat'da, Zebur'da, yüce kitabımız Kur'an'da insanların Âdem'den geldiğini ve insanların Allah'ı bilmek, tanımak için en yüce bir varlık olarak yaratıldığını ihtiva eder. Onların hedefi de işte bunu yıkmaktır, insanların çok ilkel bir seviyede, evvela taşa toprağa taparken, sonra biraz daha akıllanmış ve tek Allah fikrine gelmiş olduklarını iddia etmektedirler. Bunların hepsi de semavi kitapları çürütmek içindir.

Kur'ân değişmeyecektir

Cenab-ı Hakkın Yüce Kitabımıza karşı uyguladığı mucizevî hikmet; "Bu kitap değişmeyecektir. Bunun sahibi Benim. Ne kadar yanlış yorumlamak isteyenler olsa da onun asıl özündeki mâna kıyamate kadar ehli tarafından bilinip ortada dimdik tutulacaktır" şeklindedir, Şimdi Kur'an'ı yanlış yorumlamak isteyenler boş yere yorulurlar, ondan sonra kafalarını taşa vururlar.

Diğer kitaplarda bu hususiyet yoktur. Gerek İncil'i, gerek Tevrat'ı yanlış yorumlamak isteyenler bayağı başarı kazanmışlardır. Çünkü insanların gerek o çağlardaki özellikleri dolayısıyla, gerekse bilhassa İncil'in yazılı bir metin olarak intikal etmemesi yüzünden bu te'villerin ve sapmaların kolaylığı ortadadır. Ama Yüce Kitabımıza gelince, o kadar net bir şekilde İlâhi kelam vasfını korumuştur ki hiçbir şekilde değiştirmek mümkün olmamıştır. İnsan yanlış yorum yapar ama metni değiştiremez- O yaptığı yanlış yorum, zaman içerisinde yine Kur'an'ın net değişmeyen o muhteşem şekîl içerisinde erir gider. Tarih boyu içerisinde Kur'an'a, ayetlere yanlış yorum getirmek isteyen pek çok politikacı, hatta pek çok devlet teşekkül etmiştir. Kendilerine göre yorumlamışlardır. Hatta işi o kadar ileri götürmüşlerdir ki Kur'an'dan sayfa eksildi diyenler vardır. Kur'an'ın hepsi bu değil diyenler vardır. Bütün bunlar Kur'an'ın değişmezliğinin sırrı karşısında yok olmaya, sönüp girmeye mahkumdur.

İşte Yüce Kitabımızın hikmeti bu noktada başlar. Cenab-ı Hak Kur'an'ı çeşitli hikmetleri içerisinde muhafaza etmiştir. Bunlardan bir tanesi Kur'an metinleri bütün evrende özel melekler tarafından taşınır. Evrenin her noktasında devamlı surette Kur'an ayetleri intikal ettirilir. Onun için Kur'an ayetlerim te'vü etmeye kalmak, reformize etmeye kalkmak, kendi zevkine ve kendi menfaatine göre yorumlamaya kalkmak mümkün değildir. Kendine göre tefsir yapmaya kalkıp da saptıran, Kur'an mânasına tamamen ters düşen birtakım iddialar vardır, ama hiçbirisi muvaffak olamıyor. Çünkü Cenab-ı Hak Yüce Kitabını melekleri vasıtasıyla devamlı surette en üst seviyede tutturarak devamlı canlılığını koruyor. Bu, Kur'an'ın "Hayy" sırrıdır.

İkinci olarak Kur'an eskimezlik sırrına sahiptir. Yani Kur'an'ın hükümleri o devrin insanına hitap ediyor gibiymiş zannedilir, ama bir de bakarsınız ki o devrin çok ötesindeki insanlara da hitap ediyor. Halbuki genelde bütün kitaplar eskimeye mahkumdur. Her türlü fikir, her türlü teori, her türlü düşünce, hatta her türlü güzel söz eskimeye ve değerini yitirmeye mahkumdur. Halbuki Kur'an'ın en önemli sırrı eskimezlik sırrıdır. Yani her şey eskirken, Kur'an yenilenir.

Dikkat ediniz, bütün düşünceler eskiyor, yıpranıyor ve ölüyor, karşılıkları çıkıyor, o düşünceye nazaran daha sempatik düşünceler buluyor, ama Kur'an her geçen gün yenileniyor, gençleşiyor. Öyle bir canlı düşünün ki gittikçe gençleşiyor. Bu gençleşme operasyonu Kur'an'a has bir eskimezlik sırrıdır. Hatta Kur'an'ın eskimezlik sırrını Batı dünyasında ilk kez söyleyen Garoudy'dir. Garoudy Kur'an'a teslimiyetini anlatırken diyor ki: "Ben bütün eserleri tetkik ettim ve hepsinin eskidiğini gördüm. Ama Kur'an'ın eskimezlik sırrı çok canlıdır." Garoudy'nin Katoliklerle böyle uzun münakaşaları vardır. Katoliklerin İncil yorumlarını toptan okumuştur ve o yorumların nasıl eskilik sırrı taşıdığını tespit etmiştir.

Peygamberimizin geleceği müjdesi

Kitaplara iman sırrı içerisinde elbette yüce kitabımızın ayrı bir hikmeti vardır. Çünkü gerek Kur'an'ın geleceği, gerek Efendimizin geleceği İncil'de de, Zebur'da da, Tevrat'ta da açık seçik yazılmıştır. Bunların bazılarını tahrif etmişler, bazıları, edememişler, edemediklerini de yanlış yorumlamışlardır. Mesela: Faraklit'in, yani Efendimizin tecelli edeceğini belirten İncil âyetlerini İsa'nın âhirzamanda gelişini temsil ediyor diye yorumlamışlardır. Yine Tevrat'ın yorumlarında kesinlikle ahirzaman peygamberinin geleceği yazılıdır. Ama bunu mümkün olduğu kadar saptırarak ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. Çünkü Yahudi dininin mensuplarım iki grupta mütalaa ediyorum.

Birincisi; ateizmin ve dolayısıyla şeytanın temsilcileri olanlar dünya menfaatim tercih etmişler ve her türlü menfaatleri yeryüzüne salip insanların aptallığından istifade ederek onları sömürme davası içerisindedirler. Bir kısmı da dindar Yahudilerdir. Bunlar okudukları tefsirlerle gönüllerinden gelenlerle Efendimizin geleceğini veya en azından öyle bir şeyin Tevrat'ta olduğunu söylerler, ama iman etmezler. Bu da ayrı bir nasip meselesidir.

Biliyorsunuz, Asr-ı Saadette de pek çok Yahudi vardı. Bunların büyük bir kısmı iman etmiştir. Yahudi bilim adamlarının yüzde doksanı iman etmiştir. Ayak takımı, menfaatçi, fırsatçı, takım karşı çıkmıştır, Çünkü, Medine'nin ekonomik hakimiyetini elinde tutan bir adamın İslamiyete teslim olması düşünülemez. Çünkü İslamiyete teslim olduğu takdirde elindeki birtakım menfaatler gidecek, İslamiyet kendisine ciddi olarak birtakım yükümlülükler getirecek, zekatı getirecek, insanları sömürmemeyi getirecek, faizi yasaklayacak. Halbuki bütün bunlar Yahudilerin kendi kitaplarında bildirildiği halde buna kendileri bilerek uymamaktadırlar, şu halde "Yüce kitabımızın gerek Tevrat, gerek İncil tarafından Efendimizin gelişinin bildirilmesi olayında niçin bunlar bu çizgiye gelemediler?" sorusunun cevabı aslında dünya menfaatleridir. Çünkü menfaatçi gruplar. Cenab-ı Hakkın gönderdiği kitapları zaman içerisinde kendi menfaatleri doğrultusunda yorumlamışlardır.

Kur'ân bütün çağlara hitab ediyor

Kur'an'ın çok önemli bir diğer hikmeti de sâfiyetidir. Kur'an'ın içerisinde yanlış bulamazsınız. Her kitap, her fikir, her düşünce hatta bilim kitapları bile yanlıştan kurtulamaz. Ben bilim kitaplarına çok meraklıyımdır. Mesela bende, 1895'de yazılan bir kimya kitabı ve 1902'de yazılan bir fizik kitabı var. Sırf tecessüs için açıp okuyorum. Yarısından çoğu değerini kaybetmiş bilgilerdir. Temel birtakım kanunlar kalıyor, ama içerisinde nâmütenahi yanlış görüşlere dayalı yanlış ifadeler var. İşte Kur'an'ın en büyük mucizelerinden biri de bu sâfiyetidir. Onda yanlış bulmanız mümkün değildir. Hatta Kur'an'da yanlış ve eksik görmek istiyorsanız bu sizin beyninize ait bir yanlışlıktır. Çünkü Kur'an'ın böyle bir yanlışlık, böyle bir eksiklik taşıması mümkün değildir.

Her kitap kendi çağının bilgileri üzerine kurulmuştur. Kur'an'ın inzal olduğu çağdaki özellikle, astrofizik, astronomik, dünyanın teşekkülüne dair görüşler, bugün tamamen ilkel diye baktığımız bir sürü yanlışlarla doluydu. Bunların hiçbirisi Kur'an'a girmemiştir. Bu çok önemli bir şeydir. Hâşâ bazılarının "Kur'an'ı Peygamber yazdı" gibi saçmalıklarına karşı rahatlıkla söyleyebiliriz ki, "Eğer Efendimiz tarafından, yani bir insan zekasıyla, insan bilgisiyle yazılmış bir kitap olsaydı zamanın bilimsel hatalarını mutlaka taşıması lazımdı." Halbuki Kur'an'ın en mucizevî tarafı zamanının bilimsel eksikliklerini, bilimsel hatalarını kesinlikle taşımamasıdır.

Bu konuda daha ilginç bir hadise de şudur: Zamanın bilimsel iddia diye ya da yüzde yüz doğruluğuna inandıkları birtakım yanlışlıkları Kur'an tekzip etmiştir. Yani o zaman inanılan birtakım bilimsel hadiselere karşı Kur'an'da ters beyanların bulunması o zamanın bizzat İslam âlimlerini bile çok güç durumda bırakmıştır. Bunun en canlı misali Kur'an'ın, arzın yuvarlaklığını, devekuşu yumurtasına benzeyen tarzda yaratıldığım belirten âyetidir. Bu âyet zamanın İslam âlimleri tarafından "Arz nasıl böyle yuvarlak olabilir, herhalde bundan kasıt düzlüktür" diye yorumlanmıştır.

Yine arzın hareketsizliği, sabit oluşu iddiasına karşılık Kur'an'da pek çok âyet, arzın hareketliliğini bildiren emirler taşımaktadır. O zamanki fizik, astrofizik olarak, bilginlerin dediklerinin tersini söylemiştir. O hatalara iştirak etmemiş, tam aksine doğrusu budur şeklinde beyanda bulunmuştur. Aslında Kur'an'ın verdiği emirler içerisinde bütün zaman dilimlerinde ayrı ayrı anlaşılacak ve ancak kavranabilecek pek çok hususiyetler, pek çok mucizeler vardır.

Yoruma açık olan ve olmayan âyetler

Kur'an âyetlerinin tanımlanmasında birtakım ana ilkeler vardır. Bunlardan bir tanesi Kur'an'daki âyetlerin ne yapıp ne yapmayacağımızı, nasıl ibadet yapacağımızı, nasıl bir tarz üzerine yaşayacağımızı bildiren emirlerdir. Bu emirler her zaman için aynı durumdadır. Aynı geçerliliktedir. Yani on dört asır evvel de oruç tutulur, şimdi de tutulur. On dört asır evvel de namaz kılınır, şimdi de kılınır.

Âyetler ekseriya muhkem ve müteşâbih olarak ayrılırlar. Tefsir ilmindeki âyetlerden bir kısmı müteşâbih ayetlerdir, Benzetme yaparak verilmiş, ancak çağın şartları içerisinde anlaşılması mümkün olan âyetlerdir. Burada "Müteşâbih âyetleri çağa göre yorumlamak serbesttir" cümlesi çok yanlıştır. Hiçbir âyet çağa göre yorumlanamaz; yalnız bazı ayetler belli çağlarda anlaşılabilir. Bu ölçüde baktığımız takdirde Kur'an'da bilim dünyasına ışık tutacak bugünün bir yere kadar gelip de tıkanmış astrofiziğinin önünü açacak pek çok âyet vardır. Bu çok önemli bir hususiyettir. Ve bu konuda bazı İslam bilim adamları yanlışsa prim verir diye daha muhafazakar davranıyorlar. Halbuki ince hat şudur. Müteşâbih ayetler her zaman içinde o günün ilmine göre yorumlanacak ayetler demek değildir. Tam aksine, farklı zaman dilimleri içerisinde, farklı zamanlarda anlaşılabilen âyetler demektir.

Binaenaleyh, bir âyetin yorumu başkadır, anlaşılması başkadır. Pek çok örnekleri var. Kur'an'ın âyetleri içerisinde öyle âyetler vardır ki, bu âyetleri anlamanız atoma ait bilgileri taşımanızla mümkündür. Binaenaleyh Kur'an âyetlerini alıp da atom Kur'an'da bildiriliyormuş diyerek anlatmak değildir bu, ama atomu, astrofiziği bildiğiniz takdirde o âyetleri anlayabilirsiniz demektir, şimdi bunlardan birkaç misal vereceğim.

Çok sorulan, gündemde olan bir hadise karadelikler meselesidir. Evrendeki dengelerin temel sırlarından bir tanesi karadeliklerdir. Yani bir yerde enerji kümeleri halinde yıldızlar, gezegenleri varken; uzayın bazı noktalarında da bu gezegenleri, enerjileri emip yok eden birtakım bölgeler vardır. Bunlara karadelikler denmiş, sonradan bunun bir yıldız mezarı olduğu anlaşılmış. Yani uzayda büyük yıldızların mezarları, etrafındaki gezegenleri, güneşleri alır, yok eder. Ne olur bilemiyoruz. Birçok bilim adamı bu başka eyleme sokulma hadisesini evrenin bir dengesi olarak, bazıları da anti-evrendir bir başka yerde başka bir evren meydana gelecek diyorlar. Ne derlerse desinlerhim olan şudur. Uzayda bir dev enerjiler grubunu temsil eden galaksiler novalar, gezegenler, güneşler vardır. Bir de bunların tam negatifi, bunları alıp yok eden mekanlar vardır ki bunlara şimdilik karadelik, yahut yıldız mezarı diyorlar. Aslında bu büyük bir gezegenin veya güneşin mezarıdır. Mezarda üst üste biriken gravidasion dediğimiz cazibe enerjileri orada bir mekan boşluğu meydana getirmektedir. Burada bir çekim enerjisi birikmiştir ki oranın mekanı bu enerjiye tahammül edemiyor. Tahammül edemeyince etrafına gelen bütün enerjiler aynı noktada transforme oluyor, değişikliğe uğruyor.

Bu, bugünkü çağın en büyük fizik ve astronomik problemleri içerisine girmiştir. Çünkü evren hakkındaki görüşlerimizin tümünü değiştirmiştir. Bu değişikliği bugün dev teleskoplarla bütün bilim dünyası öğrenmiştir, şimdi düşününüz ki on dört asır önce inzal olmuş olan yüce kitabımızda karadelikler net olarak bildirilmektedir. Sure-i Vâkıa'nın 75.âyetinde net olarak yıldız mezarlarının, ölen yıldızların yerinin ne müthiş olay olduğunu ve bunu ileride öğrenebileceğimizi yüce kitabımız yazarsa bunu hafife almak mümkün değildir. Bu akılların duracağı bir mucizedir. Yüce Kitabımız zamanı gelmiş bu ayeti anlama fırsatı vermiştir. Yoksa biz bu âyete göre yıldızları te'vil etmiş değiliz. Bu âyeti anlama fırsatı vermiştir.

Böyle bir hadiseyi bilen bir mü'minin veya herhangi bir insanın bu hadiseyi hafife almak yahut böyle bir ilâhi sırrın Kur'an'a taşınmasına rağmen onun diğer hükümlerine de kendi cüce aklıyla birtakım görüntüler katması mümkün değildir. O zaman ilme çok büyük ihanet olur. Siz öyle bir kitap düşününüz ki on dört asır evvel bilimin en zirvedeki noktalarım apaçık söylemiş, ama siz onun arasındaki hukuki birtakım nizam ölçülerini, insanların yaşama disiplinini anlatan âyetlerini, cüce aklınızla eleştirmeye çalışıyorsunuz. Bu gülünç olur. Çünkü çağlar değişirken kendi aralarındaki sosyal münasebetler çok değişik görüntülere bürünebilirler.

Bugün faiz iyidir derler, yarın dünyayı bu mahvetti derler, ama Yüce Kitabımızın verdiği hüküm değişmez. Yüce Kitabısınız eğer ekonomide bir stil koymuşsa, en mükemmel stil budur. Buna inanınız. Çünkü madem ki evrenin bütün fizik ve biyolojik hikmetlerini açıklıyor, o halde siz ekonomide işinize gelmiyor diye onun görüşlerim eleştirmeye kalkarsanız çok gülünç olursunuz. Bakınız size nasıl bir misal vereceğim.

Yasin Sûresinin 36.âyetinde; Nobel mükafatı almış bir teori aynen satır satır yazılıdır. Bu teori parite dediğimiz zıt eşler teorisidir. Yüce Kitabımız bunu çok net bir şekilde bildirmiştir: "Bunları yapan, her türlü noksandan uzak olan o Allah'tır ki, toprağın yeşerttiklerini de, kendilerini de, kendilerinin bilmediği daha nice şeyleri de çiftler halinde yaratmıştır." Allah Sübhan'dır, "Ondan başka her şeyi çift yarattım, zıt eşli yarattım. Bunlar nefislerinizdir. Bunlar arzdan çıkanlardır. Daha bilmediğiniz her şeyi zıt eşli yarattım" diyor.

Açıp bakıyorsunuz, Maurici Drake isimli bir fizikçi, "Evrende yaratılan her şey zıt eşle yaratılmaya mahkumdur. Hiçbir şey tek olarak yaratılamaz. Elektron varsa proton vardır. Nötron varsa anti nötron vardır" diye teori koyuyor ve bununla nobel ödülü alıyor.

Siz şimdi yüce kitabımızın net olarak biçimlendirdiği bu âyeti gördükten sonra, onun hükümleri içerisinde herhangi bir hükmün bugün için de geçerli olmadığım söylemeniz çok abes kaçar. Siz parite için de geçerli değildir deyin. Bu devirde parite var, yarın olmayacaktır demeniz ne kadar gülünç olursa, çağa göre parite nasıl değişmiyorsa Kur'an âyetleri de ne çağa göre değişir, ne de insanların cüce akıllarının eleştirilerine göre taviz verir.

Onun için Kur'an'a imanda, yüce kitabımızın bir tek harfinin dahi değişmezliğini, hele hele hükümlerinin değişmesinin mümkün olmadığını kabul etmek lazım gelir. Çünkü Kur'an'ı imânî haz ile seyretmek yeryüzünde cereyan eden ister tarihi hadiseler açısından olsun, isterse güncel olaylar açısından olsun, bütün hadisatın Kur'an'a mahkum olduğunu sezerek mümkündür. Bu çok önemli bir şeydir. Bütün mü'minler çok ciddi bir zevk içinde her hadisatın Kur'an'a mahkum olduğunu, yalnız Kur'an'ın dediğinin olacağını bilmelidir.

Kur'ân'da şifre sırrı

Yüce kitabımızın içerisinde bulunan bilimsel emirlerin hikmetleri Önümüzdeki yıllarda, çağlarda daha iyi anlaşılacaktır. Ancak bugünkü dozuyla, bugünkü varlığıyla yüce kitabımız bilim dünyasında elini kaldırmış benden başka bilemeyeceksiniz demiştir. Bu çok önemli bir şeydir.

Yüce Kitabımız, "Benim bir tek sûremi yazın, yazamazsınız; bir tek âyetimi yazı, yazamazsınız; bir tek satırımı yazın, yazamazsınız; bir tek harfimi yazın, yazamazsınız" diyor.

Bu emri aldıktan sonra bunu nasıl yorumlayacaksınız? Evet elbette ki bir suretini meydana getirmek mümkün değil, bir âyetini ne kadar benzetirim derseniz benzetemezsiniz, harfini benzetemezsiniz. Çünkü Yüce Kitabımız çok ciddi bir matematik şifre halindedir. Bir harfinin yerini değiştirdiğiniz takdirde yüce kitabımızın İçerisindeki tüm sistemlerle bize takdim ettiği kainatın mâna âlemim anlamanız mümkün olamaz. Onun içindir ki Kur’an'ın değişmezliğini çok basit bir cümle içerisinde ifade etmek de mümkün değildir. Onun değişmezliği çok önemli bir hadisedir.

Çünkü yüce kitabımız, Fâtiha'nın başından Sûre-i Nas'ın sonuna kadar bütün harfleri daha önceden Levh-i Mahfuzca tesbit edilmiş,. fevkalade müthiş bir kompüter sistemidir. Bu kompüter sistem içerisinde harflerin, kelimelerin her birisinin mutlaka çok önemli bir yeri vardır. Bu bakımdan aslında Kur'an bir şifre kitabıdır. Çünkü Sûre-i Yusuf'ta, Kur'an'ın Levh-i Mahfuzda bir tertip haline getirildiği belirtilmektedir. Levh-i Mahfuz, bütün bilgilerin depo olduğu ve bütün hadisatın bir anlamda formüllerinin, kaderlerinin tanzim olduğu bir merkezdir. Bu merkezde bütün bilgi sistemleri lisan haline getirilmiş ve Kur'an Arapça olarak gönderilmiştir. Kur'an'ın bütün evrenin şifrelerini, sırlarını taşıdığı aşikardır.

Şimdi Kur'an'ın, böyle bir şifre kitabı olması karşısında paniğe düşüp de bu şifreler, bu ölçüler içerisinde çözülebilir diye düşünmek de yanlıştır. Çünkü Kur'an'ı birçok yanlarından seyretmek lazımdır.

Ama unutmamak lazım ki, bu Allah'ın bir ilim merkezinin lisana çevrilmiş hikmeti olduğuna göre elbette ki, Kur'an'ın sırf bu yüzden manasım okuyarak ona bağımlı kalmaya insanları zorlamak çok büyük hata olur. Ama bunun yanında o şifreleri aşmaya kalktığını iddia edebilecek zihinlere de bir dür demek lazım. Bu kolay bir hadise değildir. Bundan dolayı da Kur'an'da bazı rakamların şifre sırrı taşıdığı bildirilmiştir ki, bunlardan bir tanesi 19, bir tanesi 7 rakamıdır. Bunlarla birlikte birtakım âyetlerde şifre hikmetleri vardır. •

Son çağlarda, hem Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri, hem de Elmalılı Hamdi Yazır, bu hikmetlerin varlığını kabul etmiştir. Kur'an'ın 19 şifresinde birtakım hikmetler taşıdığı bir zamanlar çok şiddetli bir şekilde ortaya atıldı. Bütün ilim merkezleri, özellikle Mısır'da Ezher Üniversitesinde olsun, hatta Medine'de olsun, büyük rağbet gördüğünü fakat sonradan bu 19 şifresini ortaya atan Reşad Efendinin birtakım dini sapmalar gösterdiği, mürted olduğu, dolayısıyla bu 19 hadisesinin üzerinde tuhaf bir görüntü bozukluğu olduğu gündeme geldi. Yüce kitabımızda 19 sayısı ile ilgili elbette ki birtakım mucizeler vardır. Reşad Efendi bunun yanlışlarını kendisi zihninden fazla şişirerek ortaya koyup da bir hata işlemişse, Kur'an'ın 19 sayısı ile ilgili hikmetleri yok demek değildir. Çünkü bunun çok net olanlarını, gözle görülenlerini biliyoruz. Mesela, Sure-i Kâfda, Kâf sayısı 19'un katları nisbetinde geçer. Geçerse ne olur diye düşünmek yanlış olur. Çünkü Süre-i Kâf’da bir tanım vardır. Bütün Kur'an'da Lût kavminden bahsederken kavm-i Lût diye bahsedilir.

Çünkü, kavm-i Lût demek, Lüt'un kavmi demek, ama Sure-i Kâfda ihvan-ı Lût diye geçer. Şimdi ihvan bir nevî arkadaşlar, dostlar grubu demektir. Halbuki Lût kavmi biliyorsunuz isyankar bir kavimdir, isyankar bir kavim olduğu için hiçbir zaman ihvan-ı Lût geçmemiştir. Ama ihvan-ı Lût, Lût'un adamları gibi kabul edilerek kavimlik yerine alışkanlık şeklinde yorumlanmış geçilmiştir. Buradaki hikmet, eğer âyet-i kerimede kavm-i Lût diye geçseydi, bu 19 şifresi bozulacaktı, ama 19 şifresi bozulmasın diye Cenab-ı Hak ihvan-ı Lût geçirmiştir.

Bu kadar ince hesaplarla tanzim olmuş bir kompüter sistem vardır. 7'ler sistemi de aynı şekildedir. Mesela, Fâtiha'nın 7 ayet olması, "Ha-mim" erin 7 tane olması. Efendimizin bir hadis-i şerifleriyle müsecceldir ki "Ha-mim" ler evrenin bütün sırlarını ayrı ayrı ve birlikte açıklayan sûreler manzumesidir. Ve Efendimiz “Ha-mim" lerdeki hikmetleri, Cenab-ı Hak yalnız bana verdi, yani İslam ümmetine verdi, çünkü, bütün evrenin sırları bunların içerisindedir" demektedir.

Şimdi, Fâtiha'nın her bir ayeti “Ha-mim" lerden bir tanesi ile açıklanabilir. Bu, dış kelimeler açısından değil, içindeki ince hikmetler açısındandır. Birinci âyet, birinci "Ha-mim" le, ikinci âyet, ikinci "Ha-mim" le açıklanabilir demektir. Bunun dışında "Ha-mim" ler kendi içinde kendi yorumlarını yaparlar. Mesela, birinci "Ha-mim" sûresindeki ilk âyette bir defa Ha geçer, ikinci "Ha-mim" sûresinde iki defa Ha geçer, ilk âyetler yan yana getirildiği takdirde başka bir esrar ortaya çıkar, başka bir evren sırrı ortaya çıkar. Mim olarak mesela, birinci "Ha-mim" de bir defa geçen Mim’le ikinci "Ha-rnim" de iki defa geçen ilk âyeti alt alta yazarsanız değişik bir mâna ve bir evren sırrı daha verir. Yani mutlaka Kur'an'ın bir şifre sırrı vardır. Çözülmesi çok zordur, ehlince çözülür, o ayrı bir konu ama vardır. Şimdi bilimde, bir şeyin varlığını sezmek başkadır, onu anlayıp, onu detaylarıyla anlatmak başkadır. Kur'an'ın da kesinlikle bir şifre sırrı vardır, bir kompüterize sırrı vardır. Yani baştan sona kadar bir matematik hesaptan geçerek dizilmiş sırrı vardır, bu sır tamamen Levh-i Mahfuza özgü, inkarı mümkün olmayan bir hikmettir.

Şimdi, Kur'an'ın içerisindeki bu şifre sırrının yanında bazı mânaları da net mesajlar halinde vermesi, mesela kara deliği anlatması çok ilginç bir zarflaşma usulü ortaya getirir. Mesela şimdi size çok önemli bir âyetten bahsetmek istiyorum. O da Efendimize ilk gelen âyet: "İkra', bismi rabbike'l-lezi halak, ha-laka'l-insane min alak." Bu Efendimize gelen ilk âyet-i kerime olduğu için fevkalade önemlidir. Cenab-ı Hak Kur'an'ın içerisinden bir cümleyi almış, Hz. Cebrail vasıtasıyla Efendimize sunmuştur. Bu âyet, mutlaka ve mutlaka çok önemli hikmetler zinciriyle yoğrulmuştur. Ama bu hikmetler zincirini zahirî mânalarına bakarak çözebilmeniz çok zordur. Çünkü zaten âyet-i kerimenin inzal oluşunda, inzal tarzında büyük bir hikmet vardır.

Hz. Cebrail, Efendimize, "Oku! Allah'ın adıyla oku!" dediği zaman bir kağıt filan göstermiş değildir. Efendimizin okuyacağı şey dahi, mânadan bir okuyuştur. "Biz insanı alâk'tan yarattık" dendiği zaman bütün tefsirler bunun kan pıhtısı olduğunu yazarlar. Alâk kelimesinin bir anlamda manası pıhtıdır. Ama alak kelimesinin ikinci inanası, yani tali manası pıhtıdır. Asıl mânâsı ilgi demektir. Şimdi direkt olarak, biz insanı ilgiden yarattık derse anlamamız mümkün değildir. Niçin? O çağın ilmî bunu anlayamaz, ama pıhtıyı anlayabilir.

O çağın ilmi içerisindeki insanlar, insanın bir pıhtıdan yaratıldığını anlar, ama insan hakikaten nasıl yaratılmıştır? Bir meni hücresinin bir yumurta hücresiyle birleşme olayındaki en esrarengiz hikmet alâk sırrıdır. Çünkü, yumurta hücresinin içerisinde taşıdığı şifrelerin eksiklerini meni hücresinden alma zorunluluğu vardır. Hangi meni hücresinde hangi şifre vardır, bunu çözmek ise; (İnsan bedeninde 60 bine yakın şifre vardır) bir yumurta hücresinin içerisine milyonlarca âlim oturtsanız o meni hücresini bulup çıkartamaz, bu mümkün değildir.

Bu şifreler, santimin milyonda biri kadar küçüklüktedir. Bu şifreler hem meni hücresinde, hem yumurta hücresinde vardır. Peki bunların eksikleri birbiri karşısına nasıl gelecek, bu anahtar nasıl açılacaktır? Meni hücresindeki şifrelerle yumurta hücresindeki şifreler birbirlerinin eksik kısımlarını tamamlayıp tıpkı müsbet ve menfi elektriğin birbirini çekmesi gibi bir kimyasal afinite yaparlar. Yani bir şifre yumurta hücresindeki, bir şifre meni hücresindeki eksik şifreyi alabilmek için bir afinite, özel bir cazibe taşımaktadır ki bu cazibe ancak alak kelimesiyle ifade edilebilir.

Peki buradaki asıl hikmet nedir? İlk hikmeti, insanın yaratılışına ait en büyük sırdır. Bunu Cenab-ı Hak Kur'an'ın ilk âyeti olarak veriyor, onun üzerinde bunun Kur'an'ın en ince hikmeti olduğunu beyan eden hikmeti içerisinde de "Biz insanı ataktan, yani meni hücrelerinin, yumurta hücrelerinin şifresinin afinitesinden yarattık ama, ondan sonra da ilimle her şeyi öğrettik. Siz, bunu ancak ilimle öğrenirsiniz" diyor. Kalemle yazacaksınız, çizeceksiniz. Onun ilmiyle verdiğim, ilimle öğreneceksiniz.

Bu kadar net, akılların hayran kaldığı bir mucize sistemi içerisinde donatılmış olan yüce kitabımıza iman etmemeye imkan yoktur. İman etmeyen nasipsizliğinden iman etmiyor.

Çünkü, Fâtiha'da iman etmemelerinin sebeplerini iki maddeye bağlamıştır. Bunlardan bir tanesi dalalettir (yanılgıda kalmaktır), birisi de mağdubin (nasipsizler) sınıfıdır. Cenab-ı Hak nasip etmemiş. Biz yaratılıştan insanların gerek nefis kompleksleri bakımından, gerek ruh kompleksleri bakımından ne halde olabileceği ve kimin, niçin yaratılıştan böyle bir nasipsizliğe uğradığını bilecek bilgiye sahip değiliz. Bu elest meclisinin, daha doğrusu yaratılışın ilk anının ilâhi bir sırrıdır.

Kur'ân'da iman güzelliği

Onun için bu çağda Kur'an öylesine muhteşem bir ışıktır ki, buna iman etmemek, gaflet sahibi olmakla açıklanabilir. Velid Bin Mugire bildiği halde iman etmemiştir. Velid Bin Mugire'yi yüce kitabımız tel'in ederken diyor ki, "Biz onu tekten yarattık." Ne açısından tekten yarattık? Zeka itibariyle tekten yarattık, ona her türlü serveti verdik, mazereti de yok. Yani zeka olur da hainlik içerisine düşer, aç kalır, çaresiz kalır, o da değil. Hem zeka itibariyle tek yarattık, hem de her türlü serveti verdik, ama o döndü, bu kitabı insan yazdı dedi. Kur'an, ona "kahrolası" diyor. Yani Cenab-ı Hak Kur'an'ın kendisi tarafından gönderildiğine ters bir beyanda bulunanlara çok ciddi olarak kahrolası emrini vermiştir. İşte bu Fâtiha'nın bildirdiği mağdubin sınıfıdır. Nasipsizdir, doğuştan getirdiği çirkinlikleri taşımaktadır.Yoksa bu çağda Kur'an karşısında secde etmemek aklın, fikrin alacağı bir hadise değildir.

Demek ki, kitaplara imanın büyük çerçevesi içerisinden Kur'an'a imana geçtiğimiz takdirde, Kur'an'a imanda bugün bilim açısından bir zaruretin olduğunu görürüz. Çünkü bu çağın problemleri budur. İlim açısından bu zarurete rağmen eğer bilenler Kur'an'a karşı çıkarsa Cenab-ı Hak Velid bin Mugire gibi yapar. Çünkü Velid bin Mugire, Kur'an'ın bir kul tarafından yazılamayacağını çok iyi anladığı halde, ondaki şifreleri matematik hafızası sayesinde çözdüğü halde inkar etti. Evvela ben böyle kelam işitmedim demişti. Velid bin Mugire, çağında mucizevi zeka sahibi diye tanımlanırdı.

Böyle bir insanın Kur'an karşısındaki ilk tepkisi "Ben böyle söz işitmedim" oldu ve hemen iman etmek üzereyken, gururundan doğan nasipsizlik onu inkara sürükledi ve Cenab-ı Hak da onu, "Kahrolası" diye tanımlayarak cezalandırdı. Bu nasıl bir cezalandırmaydı? Başını duvarlara vurarak, beyni kafatasından sızarak öldü. Çünkü akşam düşünüyordu ki, kesinlikle Kur'an kul yapısı değildir, Allah kitabıdır. Sabahleyin kalkıyor, Efendimizin huzuruna gidip Müslüman olmak niyetiyle kapıyı çalmak üzere elini kaldırdığı zaman, kapının tokmağına vuramıyordu.

Bu işte nasipsizlik dediğimiz hadisenin çok enteresan bir misalidir. Bu şekilde aylarca gitti geldi, bir türlü iman edemedi, ondan sonra artık bu kendisine bir baş ağrısı şeklinde yansıdı. Kısmen de düşüne düşüne bugünkü tabirle üşüttü ve kafasını duvarlara vura vura parçaladı. Çünkü Cenab-ı Hakkı bilen insanın, Onu inkara hiç tahammülü yoktur. Kur'an'ın yüceliğini, Kur'an'ın faziletini bugün bilim dünyası anlamıştır, sonra fikir dünyası anlamıştır. Pek çok büyük mütefekkir Kur'an'ın mucizesi karşısında teslim olmuştur. Bütün bunlara rağmen küfürde kalmak, Kur'an'ı yazılı bir kitap sanmak gafleti insanların perişanlığına, yok olmasına, felaketlere sürüklenmesine sebep olacaktır.

Bizim milletimizin en önemli hususiyeti, Kur'an'a, imana sahip çıkmaktır. Allah, bu Kur'an bayrağım binlerce, yüzyıllarca bize taşıtma şerefine ve sahipliğine layık kılsın. Çünkü Kur'an'a imandaki hatalar, Kur'an'a imandaki gafletler hem milletlerin, hem fertlerin mahv u perişan olmasına sebep olur.

Efendimizin çok önemli bir emri vardır. Ebu Cehil ve şürekası, yine bir gün Efendimize, "Bize mucize göster, bize mucize gösterirsen inanırız" dediler. Efendimize bu şekilde ısrar ettikleri zaman, "Peki ne istiyorsunuz?" dedi. Bazı rivayetlere göre Uhud dağını elleriyle göstererek, bazı rivayetlere göre de Mina'nın çevresini göstererek "Bu dağı bize altın yap" dediler. Onun üzerine Efendimiz, "Yapmam" dedi. "Çünkü, ben bu dağı Allah'ın inayetiyle altın da yapsam yine siz iman etmeyeceksiniz. İman etmediğiniz için de Allah size Kahhar sıfatıyla gazap verecek, yok edecek, kavminizle beraber memleketinizi başınıza geçirecek. Ben sizin böyle bir gazaba ve azaba uğramamanız, özellikle sizden gelecek müstakbel Müslümanların yok olmasını göze almadığım için bu dağı altın yapmıyorum" dedi.

Bunun bir esrarengiz tarafı da, o sırada Hz. Cebrail geldi, "Ya Resulallah, onların ağzından bu cümle çıkar çıkmaz Cenab-ı Hak bu dağların altını altın yaptı" dedi. Biliyorsunuz, Arabistan'daki altın damarı bütün Batılı madencileri hayretler içerisinde bırakıyor. Çünkü altın teşekkülüne müsait olmayan bir toprak altında geniş miktarda böylesine bir altının bulunması herkesi hayrete duçar ediyor. Nitekim, Amerikalı bazı ekonomik çevreler, Suudi Arabistan'a bu altının çıkarılmaması için ısrar ediyorlar. Çünkü petrolle altının aynı elde toplanması dünya ekonomisini altüst eder.

Kur'ân çağlara sesleniyor

İşte Kur'an'ın her geçen çağda daha çok açığa çıkan, daha çok gözle görünür hale gelen ayetlerinin ilmî mucizelerinin varIığına rağmen, insanoğlu ona imanda direnirse o zaman gazab-ı ilâhi gelir.

Bir anlamda aptallıklarını ve gafletlerini perde ederek Kur'an'a iman etmeyenlere karşı gazab-ı İlâhi birden çıkmaz, ama bilerek küfür inadıyla Kur'an'a karşı çıkanlara karşı gazab-ı ilâhinin cevabı çok şiddetli olur. Onun için Kur'anın böylesine açık mucizelerinin tezahür ettiği bu çağda, Kur'an'a imanda büyük zaruret vardır.

Bundan sonraki kıyamete kadar olan çağda Kur'an'a iman veya iman etmeme açısından çok büyük hadiseler olacaktır. Milletlerin kaderi Kur'an'a imanla mukayyet olacaktır. Kur'an’a iman etmeyen, Kur'an'a karşı çıkan toplumlar daha geçtiğimiz çağlardaki yumuşaklığı bulamayacaklardır. Kur'an ihtişamını gösterdikçe ona karşı çıkmak cür'eti, iman etmemekte direnme cür'eti gazab-ı ilâhiyi paratonerin yıldırımı çektiği gibi çeker. Onun için Kur’an’ın her türlü evren esrarını beyan eden hikmetli sistemi içerisindeki mucizevi sırları bu insanların mutlaka bilmesi lazım gelir. Kur'an hükümlerinin dışında yaşayan insanlar mutsuzluğa mahkumdurlar.

Zaten biliyorsunuz Asr Süresinde asr'ın anlamı çağ demektir. Her ne kadar başka kelime anlamları varsa da (yüzyıl gibi, ikindi gibi) asr'ın asıl anlamı çağ demektir. Allah "çağlara kasem olsun ki, insanlar çöküntü ve yıkıntı içindedir" derken, ancak "iman eden ve amel sahibi olan, sabır ve hakkı savunanlar hariçtir" demekteki emriyle imansızlıkta direnirseniz, hele hele karşı çıkarsanız perişansınız diyor.

Her çağda, özellikle bu çağda, Cenab-ı Haktan mucize istemek, onu görürcesine bir ışıklı pano istemek, bir çok gaflet sahibinin iç dünyasında yaşar durur. Yani Cenab-ı Hak durup dururken, "ismini göğe yazsa, ışıklı pano yapsa" Bendenize göre Kur'an, bütün evrenlere her zaman varolan ışıklı pano sırrım bütün dünyaya parıltılı ışıklar halinde vermektedir. Bu haldeyken buna karşı çıkılmaz. İşte insanların, gafillerin yanlışlıkları arasında bilemedikleri bir taraf da budur. Sanıyorlar ki filan çağda, filan adam Kur'an'a karşı çıkmış da, şöyle olmuş, böyle olmuş, bu çağ o çağ değil. Bu çağda Kur'an'a karşı çıkılmaz.

Çünkü Kur'an mucizelerini çok net, açık seçik bir şekilde bilim dünyasına (politika ve ekonomi dünyasına da) nakşetmiştir. Gören gözler için yüce kitabımızın, önemli hadiselere ait âyetleri net olarak çıkmaktadır. Ayrıntılardaki hadiselere ait ayetler vardır, ama net olarak parlayan o çağın en önemli meselelerine aittir. Bendeniz, mesela, bu astrofizik hadiselerini incelerken birçok esrarlı hadiseyi yakalamış oldum ki, şimdi bu çağda en mühim fizik ve astrofizik olayı nedir?

Fizik ve astrofizik olaylar

a. Karadelikler olayı.

b. Parite. Yani varlıkların zıt eşli yaratılması. Bu bütün evrenin yaratılışında bütün varlıkların maddesel hayatım devam ettirmelerinde fevkalade önemli bir hadisedir.

c. Gerek evrenin, gerekse atomların temel yapısındaki "Gravitasyon" sırrıdır. Cenab-ı Hakkın Süre-i Tekvir' de emrettiği "Hunnes ve künnes"e yani, "Enerjisini içine depo edene kasem olsun ki" ayeti bütün gravitasyonun temel ilkelerini iki satır içerisinde özetlemiştir. Atomun tanımı da, evrendeki galaksilerin, raksların tanımı da budur.

d. Evrenin manyetik boyutu. Yani insanlar, bu dünya içerisinde, özellikle biz canlıların yaşadığı ve maddesel varlıkların bulunduğu bu sistem içerisindeki hadisatın dışındaki evreni tanımak için, beşinci boyutu tanımamız lazım ki, buna şimdi manyetik evren boyutu diyoruz. Yüce Kitabımız manyetik evren boyutunu çok net bir şekilde tarif etmiştir.

Yani evrenin her tarafında büyük bir manyetik kudret vardır. Biz, dördüncü boyut zaman ve mekanla bağlıyız. Manyetik boyutlar, manyetik etkiler boyutuna geçemiyoruz. Bu manyetik boyutların etkisi evrenin bütün hikmetlerini içinde taşımaktadır. İşte bu hikmeti yüce kitabımız açıklamıştır. Bu, Yüce Kitabımızda çok net bir şekilde mevcuttur.

Biz birtakım insan yaşamına ait hadiseleri anlamak istersek, Kur'an bunu da anlatıyor. Çünkü, Kur'an âyetlerinin bir kısmı "Hay" sırrı içerisinde yasayarak sezilir. Kur'an'ın yapma dediği şeyleri toplumlar, insanlar yaptıkça yıkılırlar, çünkü Kur'an Fahr-i Kâinat Efendimizi kastederek diyor ki: "Sana şenaati dokunanlar, kötülüğü dokunanlar ebterdir." Şenaat: Kur'an'a ve Efendimize karşı çıkmaktır. Ebter ne demek ? "Bir ömür boyu yaşar, ondan sonra yok olur" demektir.

O halde Kur'an'a karşı çıkan sistemler, kişiler 70 yıllık bir ömre sahiptir. İşte Marksistler kalkıp da Moskova'ya "Din afyondur" diye yazdıkları gün onların saati başladı. Tam 70 yıl sonra o saat tık dedi, durdu, onu öldürdü. 1917'de başlayan Marksist hareket1987'de yok oldu. Bu net hikmetleri içerisinde Kur'an'ın hükümleri hiç şaşmaz bir şekilde tarihin içine yayılmıştır. Ayrıca Kur'an şunu yapma dediği takdirde, ben yaparım dersen mutlaka onun bir yılı, bir çağı vardır ki, onu senin başına yıkar alkol de bunlardan bir tanesidir.

Kur'an alkolü yasaklamıştır. Peki 14 asırdır insanoğlu içti de ne oldu edemezsiniz. insanoğlu bundan sonra alkolün getirdiği felaketi akıl almayacak bir ölçüde seyredecektir. Alkolü yasaklayan âyetlerin hikmetli sistemi, bu çağa gelmiş ve alkolizm belası da gün yüzüne çıkmıştır. Geçmiş çağlarda bütün Batının eski kavimleri de içki içerlerdi ama, alkolizm oranı ancak binde beşli bin tane insan içerisinde beş tanesi alkolizm belasına duçar olmuştu.

Bugün alkolizmin oranı yüzde yirmiye çıkmıştır. Çok yakın bir zamanda alkol belası bütün toplumların içerisinde daha büyük sayılarla alkoliklerin toplumu perişan eden haliyle ortaya çıkacaktır. Onun için Kur'an bir şeyi yasaklamışsa artık o yasak şeyle yaşamak çok zordur, imkansızdır.

Bunlardan bir tanesi şüphesiz faiz olacaktır. Çünkü faiz çok net bir şekilde Kur'an'ın yasakladığı bir emirdir ve insanlar ekonomik yaygılarla bu belaya kendi istekleriyle girmektedirler. Faizde hiç tüccar kâr etmez. Faiz sistemi hiçbir insanı zenginleştirir ancak o merkezdeki devi şişmanlatır, onu büyütür ama o dev o kadar çok yutmuştur ki faizi artık hazmetmesi mümkün değildir. Kur'an'ın bu hükmünün gerçekten anlaşılması önümüzdeki asrın çeyreğinde meydana gelecektir ki o zaman bu sistem tamamen yıkılacaktır.

Şu halde çok iyi bileceğiz ki; Kur'an'ın her hükmü sonsuz İlâhi sırlar taşımaktadır. Bu, Levh-i Mahfuz'un içerisinden gelen bilimsel yazılı bir belgedir. Levh-i Mahfuzun yazılı belgelerine karşı çıkmak mümkün değildir.

Mesela, "100 derecede insan ölür" diyorsa, "Hayır ben 200 derecede yaşarım" diyemezsiniz, bu onun gibi bir şeydir. Kur'an'ın yüce hükümlerini, yüce hikmetlerini çok sıcak olarak içimizde yaşatırsak, o bizim yaşamamızın ve ebediyete kavuşmamızın aynı zamanda anahtarıdır. Burada Kur'an'a iman konusunda çok önemli bir maddeye gelerek, bu bahsi tamamlamak istiyorum.

Kur'an insanla ikiz yaratılmıştır, insanda Kur'an'ın bir yanı yaşamaktadır. Kur'anla beraber yaşadığı bir şey vardır ve insanın Cennete gidebilmeği ancak Kur'an'ın cereyanıyla mümkündür. Bu, Kur'an'ın gönüle nakşolunmasıdır. Hiçbir bilimsel destek olmadan, hiçbir mucize aramadan Kur'an'a teslim olan gönüller ise, kendi iç dünyasındaki Kur'an'ın bir nev'i ışığım, fotokopisini gönlünde sezen insanlardır ki, bir insanın, insanlığının sırrı gönül Kur'an'ıyla iç içe yaşamak, onunla beraber o zevki, hazzı almakla evrenlere sarih bir hikmete ulaşmaktır.

Perşembe, Nisan 12, 2007

İman bütün peygamberleredir

Peygamberlere iman da, tıpkı kitaplara iman gibi bir genelleme halinde takdim edilmiştir. İnsanoğlunun çok özel bir varlık olduğunu ve yeryüzüne ilk gönderilişte bir peygamber sırrıyla gönderildiğini ve bütün insanlığın bu peygamberin nesli olarak arka arkaya bu imtihan sahnesine intikal ettiğim beyan için peygamberlere iman diye bir genelleme yapılmıştır.

Yüce kitabımızın âlem şumül olan, yani bütün insanlara geçerli olan sırrı, Âmentümüzdeki bu iki maddeyle tescil edilmiştir. Yani bütün dinler, Allah'tan sonra kendi peygamberine ve kendi kitabına imanı telkin ettiği halde, İslâmiyet, Allah'a imanla birlikte bütün kitaplara ve peygamberlere imanı telkin etmiştir. Bu aslında İslamiyetin bütün yönleri kavrayan âlemşumül sırrını tescil eder. Çünkü, "hangi peygambere inanırsanız inanın, İslam kanadı altına girmeye mecbursunuz" anlamını taşır.

Peygamberler geçmiş çağlarda, yani Peygamber Efendimizden (a.s.m) önce geldikleri için, bütün peygamberlere imanın bir mahzuru olmadığı düşünülerek peygamberlere inanılıyormuş gibi kabul edilmek istenmiştir. Halbuki kesinlikle öyle değildir. Çünkü İslamiyet’te peygamberlere iman, Âmentünün bir maddesi olarak sunulduğu için, hiç kimse ne Hz. İsa'ya, ne, Hz. Musa'ya ne Hz. İbrahim'e karşı peygamber saygısının ve sevgisinin dışında bir duyguyla bağlanamaz.

Dolayısıyla bir Müslüman, diğer din mensuplarını kendi eğitim ocağı altında eriterek gerçek din olan İslamiyet çadırına çekmekle de yükümlüdür. Bundan dolayı peygamberlere iman dediğimiz zaman, bir Müslüman, bir Hristiyanın kendi peygamberine inandığından daha şiddetli bir şekilde Hz. İsa'ya, inandığı için; Hz. İsa'yı ona tanıtarak, Hz. İsa'nın sırlarını ona anlatarak, onu İslam çadırının altında yoğunlaştırma ve dolayısıyla İslam kapısıyla müşerref kılmaya vazifelidir.

İslam tarihinde, çeşitli zaman dilimleri içerisinde bu tezahür etmiştir. Ama bunun en görkemli örneği Hz. Mevlana'da tecelli etmiştir. Hz. Mevlana bilindiği gibi Konya'ya gelip yerleştikten sonra, Konya'da o zaman mevcut olan Hıristiyan alemi ve o zamanki Roma artığı, yahut Bizans artığı kültürlerin çok ciddi temsilcileri, yani Hristiyanların çok büyük alimleri Konya'daydı.

Hz. Mevlana onlara bu peygamberlere iman sırrı içerisinde öyle bir yakın cephe kurdu ki, adeta papazlar gelir, kendi problemlerini Hz. Mevlana'dan danışırlardı. Bu nokta o kadar ileri gitmiştir ki, Konya'daki ve çevredeki Hıristiyanlar, Âmentümüzde ifade edilen peygamberlere iman sırrı içerisinde erimişler, adeta Hz. Mevlana'nın liderliğini kabul etmiş duruma gelmişlerdir. Bu fevkalade ilginç bir hadisedir. Hatta Hz. Mevlana'nın cenazesinde bütün din mensupları kendi dini liderleriyle kendilerini temsil etmişlerdir. Hz. Mevlana haşa burada İslamiyetin yüceliğinin ölçüsünde onları yüceltmiş midir? Hayır, peygamberlere iman sırrı içerisinde Hz. İsa'yı ve Hıristiyanlığı onlara daha iyi öğretmiştir. Bu çok Önemli bir hikmettir.

Aynı hikmetin ışıklarını Fatih Sultan Mehmed'de de görürüz. Fatih, Hıristiyanlığı çok iyi anlamış ve onu adeta İstanbul'un bir numaralı Ortodoks alimlerine dahi öğretir hale gelmiştir ve anlamışlardır ki. Fatih, Hıristiyanlığı kendilerinden iyi biliyor. Bunun hikmeti, Fatih'in peygamberlere iman sırrını çok iyi kavramasındadır.

İki İslam yücesindeki bu örnekte, diğer dinlere bakış ve bunlardan korku, telaş, kavga yerine bilakis onların içerisindeki katılıkları eritip onları İslam denizine akıtabilmek hikmetim taşımaktadır.

Peygamber Allah adına konuşur

Peygamberlere iman deyince, iki önemli sorunla karşı karşıya geliriz. Bunlardan bir tanesi, peygamberlerin yüceliklerim ve onlarla ilgimizi farklı olarak mütalaa etmek. Bir Müslüman, Hz. İsa veyahut Kur'an'da çok geçtiği için Hz. Musa veyahut Efendimize nesli yakınlığı olduğu için Hz. İbrahim gibi bazı peygamberleri ayırarak onlara daha mı sıcak yaklaşmalıdır? Peygamberlere iman konusundaki iki sorudan bir tanesi budur. Bu hususta şunu söylemek mümkündür. Peygamberlerin hiçbiri-sini Öbüründen fark etmeyerek inanmak ve onlara saygı ve sevgi göstermek yine âyet-i kerimenin iktizasıdır. Onların arasında hiçbir fark gözetmeden biz onlara saygı gösteririz, severiz. Neden? Çünkü burada mevzubahis olan şahıslar değildir, şahısların Allah tarafından gönderildiğine iman ve onların Allah'ın gönderdiği kişiler olmasıdır.

Bu çok ciddi ve çok önemli bir hadisedir. Çünkü bu hadisenin daha küçük çapta yansımaları da bizi birtakım menfi düşüncelere sevk eder. Filan veli daha büyük, filan islam alimi daha büyük gibi kendi ölçülerimiz içinde birtakım yanlış yaklaşımları şunları da beraberinde getirir. Peygamberlere aynı çizgi üstünde saygı göstermek ve aynı nitelikler taşıdıklarını, doğrudan doğruya Cenab-ı Hak adına konuştuklarını kabul etmek önemlidir. Burada eğer onların şahıslarını peygamberliğin yanında ayrı bir ölçü olarak kullanırsak bu Kur'an'a aykırı bir davranış olur. Onun için hepsini birbirine eşit saygı ve sevgiyle tanımanız lazım gelir.

Biz hayattaki münasebetlerimizde de bu büyük yanlışlığı hep yapar dururuz. Kişilerin kişilikleri ölçüsünde onlara değer vermek, saygı veya sevgi duymak gibi bir yanılgı içine gireriz. Halbuki bütün insanlar Cenab-ı Hakk'ın çok özel cereyanı olan İlahi hikmetin bir sırrım taşımaktadırlar.

İnsanları niçin sevmelidir? İnsanlık sevgisi niçin Efendimizin özellikle üzerine basa basa bize aktardığı bir görevdir?

İnsan, Allah'ın "Ruhumdan üfledim" dediği bir kutsallığı taşımaktadır. Onun için insanları tefrik etmeden onlara karşı sevgi, saygı gösterme nezaketini, bize peygamberlere imanla tanıtarak, böyle bir alışkanlığa sevk ediyor. Cenab-ı Hak, bize, "Peygamberleri birbirinden fark etmeden sevin, birbirinden ayırd etmeden onları yayın" demesinin hikmetinde "Hepsini benim adıma seviyorsunuz, benim bir anlamda sırlarımı size nakleden hikmetli kişiler olarak seviyorsunuz, bunda mühim olan benim sırlarımdır. Onların kişiselliği, şahsiyeti sizi hiç ilgilendirmez" demek istiyor. Biz insanlara karşı sevgi ve saygı sırlarını, insanlarla mübaşeretimizi, karşılıklı ilgimizi ancak böyle oluşturabiliriz. Yani nefsimizi ve şahsiyetimizi böyle terbiye edebiliriz.

Peygamberlere yakınlığımız

Peygamberlere imanda, onları birinci ikinci kerece diye mevkilere koymadan hep beraber Allah'a karşı saygı ve sevgi hamuru içinde eritmeliyiz. Bütün bu hikmetli kurala rağmen birtakım özellikler de vardır. Nedir o özellikler? Mesela Hz. Musa'nın isminin Kur'an'da çok geçmesi, Hz. İsa'nın Efendimize en yakın peygamber olması ve Efendimize karşı aşırı hayranlığı, Hz. İbrahim'in hem Efendimizin soyunun başı olması, hem de bizzat namazımızda ona salavat-ı şerife getirmek zorunluğu ile bize bir yakınlıkları vardır. Bu yakınlıkların mevkisi muhafaza edilebilir. Bu diğerlerine karşı saygı ve sevgide eşitsizlik demek değildir.

Yani biz Hz. Musa'ya karşı çok fazla ilgi duyabiliriz. Çünkü onun geçirdiği imtihanlar, Kur'an'da ona ait verilen misaller, bu vesile ile gelen âyetler bizim elbette ona karşı değişik ilgi duymamıza sebep olabilir. Ama bu değişik ilgi, diyelim ki Hz. Süleyman'a karşı duymanız lazım gelen sevgi ve saygının üzerine çıkamaz. İşte Kur'an'ın, "Peygamberleri eşit derecede, birbirinden fark ettirmeden şevin sayın" demesindeki hikmet budur. Yoksa Hz. Musa'dan uzun müddet bahsetmek, onu sohbetlerde misal vermek, bir konuyu aktarırken Hz. Musa'nın oradaki davranışlarını örnek göstermek hiçbir zaman yanlış olmaz. Bu, bir şeyi anlatmak için bir örneğe başvurduğunuz zaman elinizde onun daha çok dokümanı var olduğu anlamına gelir.

Hz. İbrahim'in yüce kitabımızda hikmetli örnekler içerisindeki Hanif ile, sıdk ile tanımı, bir çok peygamberlerin, ihlas ile tanımı ayrı ayrı hikmetler taşır. Bunlar Allah'ın peygamberine verdiği özel lütuflar. Özel teveccühlerdir. Özel nimetlerdir. Bunlar bizim onları tercih etmemiz için verilmiş değildir. Bu tercihler, Allah indindedir.

Ancak Hz. İbrahim'in kelime-i tevhidin sırrını ilan etmesi" nin bir hikmeti vardır. Biliyorsunuz İslamiyetin diğer din müesseseleriyle arasındaki en önemli farklarından birisi tevhid sırrı üzerinde çok ciddi durması ve tevhidin temsilcisi olmasıdır. Aslında semavi din dediğimiz Cenab-ı Hakkın peygamberler vasıtasıyla insanlara aktardığı bütün dinler tevhidi esas alır. Yani Allah'ın birliğini, Allah'tan başka İlah olmadığım esas alır. Ama bunu İslamiyet billurlaştırmış, kristal halinde insanoğluna sunmuştur. Yani İslamiyet, Allah tanımını, Allah kavramının özünü Âyete'l-Kürsi sırrı içerisinde tescil etmiştir. İşte bu tevhidin bir anlamda ilk temsilcisi olarak Hz. İbrahim'in özel bir hususiyeti vardır.

Hz. İbrahim'e namazda bereket ve salat-ı selam getirmek, yahut da Efendimize getirilen salat-ı selamı Hz. İbrahim'e getirilen salat-ı selamla birleştirmek böyle ince bir zerafet dolayısıyladır. Yani Cenab-ı Hak, mü'minlere namaz kılarken namazlarında, selam vermeden evvel, yani dünyaya dönmeden evvel salavat-ı şerifeler vasıtasıyla Hz. İbrahim'i hatırlatmaktadır.

Bunun hikmeti de biliyorsunuz, Hz. İbrahim'in atıldığı ateşin şiddetine, dehşetine. Nemrutun zahiri kudret görüntüsüne itibar etmeyerek, Allah demesidir. Cenab-ı Hakkın bize namazda selam vermeden önce Hz. İbrahim'i hatırlatmasının hikmeti budur: "Ey insanoğlu, sen şimdi namaz kıldın, benim huzurumda bana kulluğunu beyan ettin, Fâtiha okudun, senden başkasına kulluk etmem dedin. Peki şimdi dünyaya dönüyorsun, tekrar nefsine uyarak paraya, mevkiye ve birtakım dünya menfaatlerine dalacaksın. Nefsin seni bunlara itecektir."

Bu hepimizin başındadır. Huşu ile kıldığımız namazdan selam verip çıktıktan sonra daha caminin kapısında yahut namazdan sonra evimizdeki odamızın kapısında bir dünya hadisesi karşısında nefsimize uyarak yeniden tevhid sırrını kaybedebiliyoruz. Yani dünya hadiseleri bizi o akıntıya sürüklüyor.

Onun için Cenab-ı Hak namazda selam vermeden evvel Hz. İbrahim'i hatırlatarak, "Ey mü'min, sen şimdi selam verdin huzurumdan ayrılıyorsun, ama İbrahim'i de unutma" diyor, "Çünkü İbrahim ateşe rağmen tevhidden vazgeçmedi, bütün şiddet ve güç gösterisine rağmen Nemrut'a boyun eğmedi, sen de dünyaya dönerken İbrahim gibi davran. Ne dünyanın görkemli görüntüsünü varsay, ne onlara tabi ol, ne de şer gibi görünen hadiselerden kork."

Çünkü insanlar şer gibi görünen hadiselerden korkarken o şerrin de yaratıcısının Allah olduğunu unutur. Halbuki hayır gibi şerri de Allah yaratır. Binaenaleyh, Allah tarafından yaratılmış bir hadise bize şer gibi görünse dahi, onun hikmetim bil­mek ve Hz. İbrahim gibi ondan korkmamak, takdire teslim olmak lazım gelir.

Şu halde peygamberlere iman konusunda, bütün peygamberler arasında çok ciddi nüansları da bilerek iman etmekte büyük fayda vardır. Hz. İbrahim'in bu tevhid sırrım onun için yazmak lüzumunu hissettim.

Hz.Âdem'e imanın mânası

Çok önemli bir hadise de Hz. Âdem'e İmandır. Herhangi bir mü'min, Hz. Âdem'e imanda en ufak bir tereddüt göstermemelidir. Yani ilk insanın peygamber olduğunu ve ondan sonra gelen bütün insanların Hz. Âdem'in bilgisiyle eğitilerek dünyada yaşamayı öğrendiğini insanoğlunun unutmaması gerekir. Özellikle mü'minin unutmaması gerekir. Neden diyeceksiniz? Çünkü mü'minin, tarih diye ortaya atılan safsatalara, uydurmalara, o mağara devri denilen ve birtakım medenî davranışları tesadüfen bulduklarım ileri süren yalanlara inanmaması lazımdır.

Böyle uydurma düşüncelerle Hz. Âdem'e imandan bizi koparan yanılgılara iman etmememiz gerekir. Dört tane iskeletin teşhiri, mağaranın içerisinde iki çizginin gösterilmesi bizi yanıltmamalıdır. Biz Hz. Âdem'e çok ciddi ve sıkı bir şekilde iman etmek mecburiyetindeyiz.

Benim dedem peygamberdi, peygamber olarak Allah'ın öğrettiği, Kur'an'da tarif edilen ilimleri bilerek yeryüzüne geldi ve yeryüzünde bilerek hayatı tanıttı. Binaenaleyh, biz bugün medeniyetin temelinde varsayılan ziraatçiliği de, yerleşimi de Hz. Âdem'den öğrendik. Hz. Âdem'e olan bu imamınız, bizim dinimizin çok önemli bir ibadetiyle bize ayrıca tescil edilmiştir. Çünkü biz, hacda, arafatta vakfeyi Hz. Âdem'in arza intikali sırasındaki o zaman dilimi adına yaparız. Aslında vakfe'de, Hz. Âdem'in Cennetten arza ışınlanmasını gönül gözü açık olanlar seyrederler ve Hz. Âdem'le bir nev'i tanışırlar. Hz. Âdem'e imanın gerek Kabe'deki tavaf sırasında, gerekse Arafat'ta çok daha özel bir yanı vardır.

Yani insanoğlunun dedesiyle tanışması, ilk insanla tanışması, çok özel ve sıcak bir duygunun temsilidir. Onun için peygamberlere iman deyince Hz. Âdem'e imandaki bu çok büyük özelliği hiç gözden kaybetmememiz gerekir. Âdemzâde olmak, Hz. Âdem'in soyundan olmak birçok özellikleri de beraber getirmek demektir. Bu yalnız genetik şifre açısından değildir. Bu beraberlikte Hz. Âdem'in zaafları ve tövbesi de vardır. Yani bir mü'min bir kusur işlerse Âdemzâde olarak, bir kusur işleyebileceğini kabul ediyor demektir. Ama Hz. Âdem gibi tövbe etmesini de bilmek gerekiyor. Onun için Hz. Âdem'e iman çok önemli bir hadisedir.

Her yaptığımız kusurda beşeriyet elediğimiz, şeytanın nefsi oynatmasından dolayı meydana gelen hataların tümünde Âdemzâdeliği görmek gerekir. Hz. Âdem de şeytanın oyununa gelmişti, ama tövbe etmesini bilmişti. Yanılgıdan dönmesini bilmişti. Bu yanılgıdan dönmenin en önemli tarafı da, kendi hiçliğini anlamaktır.

Bir kul Hz. Âdem'e iman ederek, Hz. Âdem gibi olmanın sırrını yaşamak durumundadır. Yani Âmentü'yü okurken, "Ve resülihî" dediğimiz zaman, mutlaka içimizden Hz. Âdem'i hatırlamak, benliğe düşmeyen bir tevazuyla tövbe eden bir kul olmanın haysiyetini taşımamız gerekir. Yani Âmentü okunurken bile, bir tarih yaşar gibi iç dünyamızı hayata geçirmeye çalışmalı genel hayat tarzımızın sırrını yaşamalıyız.

Yine Hz. Âdem'e iman açısından çok önemli bir hadise de Hz. Âdem'in insanlara intikal eden, bir taraftan genetik şifre açısından maddi emaneti, bir taraftan da Cenab-ı Hakkın lütfettiği ruh cereyanı açısından Âdem'le bağdaşması hikmetidir. Allah'ın istediği, kulun nefsinin davranışıyla şaşırmaması değildir, şaşkınlığını fark etmesi, hiçliğini fark etmesi, asıl gücün Allah'da olduğunu bilmesidir. Allah'ın insandan beklediği budur. işle bunu da Âdem'in sırrında her zaman yaşatmamız gerekir.

Peygamberleri hayatımıza örnek almak

Bu ölçüyü aldıktan sonra dikkat ederseniz, peygamberlerin hayatlarında büyük mücadeleler olmuştur. Her bir peygamberin, kendi mücadele çizgisinde bizlere naklettiği, bizlere örnek olduğu hadisat vardır. Yani peygamberler bir insanın hayatta karşılaşacağı çeşitli çıkmazların nasıl çözüleceğini göstermişlerdir.

Mesela bir insan zaafa düşüp iftiraya uğradığında bunlar karşısında nasıl metanetli hareket etmesi lazım geldiğini Hz. Yusuf misalinde Cenab-ı Hak bize göstermiştir. Bir insanın, ne kadar kuvvetli olursa olsun, bir şerle mücadele etmekte çok metin olması gerektiğini, hatta bizzat yaşadığı ortamda mevcut olan bu şerrin karşısına çıkmayı ve mücadeleyi devam ettirmek lüzumunu Hz. Musa vasıtasıyla öğretmiştir. Peygamberlerin kıssalarındaki çeşitli hadiseler bir bütün halinde toplandığı zaman, insanın dünya mücadelesindeki hayat tarzının ne olması gerektiği de ortaya çıkar.

Onun için Allah, bize, peygamberlere inanın diyor. Yani onlara inanırsanız, onların yaşadığı kıssaları iyi bilirseniz, onların nasıl davrandığım tanırsanız, o zaman siz kendi ahlakınızı da yavaş yavaş süslemiş, eğitmiş olursunuz diyor. Mesela insanların bu çağda en büyük yanılgılarından bir tanesi, birtakım insanların kendilerinin iyi eğitildiğini, hatta dini bilgileri dolayısıyle, kendilerini kusur işlemez sanmalarıdır. Yaptıkları herşeyin doğru olduğunu, hikmetli olduğunu zannetmeleridir. Halbuki Allah bu gibi yanılgıları engellemek için Hz. Yusuf'un ağzından "Ben nefsimi terbiye etmem ben nefsimi arınmış saymam, eğer Rabbim bana özel bir işaret vermeseydi ben de Züleyha'ya temayül ederdim. Çünkü ben nefs-i emmaredeyim" diyor. Bir peygamber dahi nefsinin her zaman canlı olduğunu ve Allah tarafından korunmadığı takdirde bir büyük hata yapabileceğim dile getirdiği halde, bir başkası çıkıp da ben nefsimi terbiye ettim derse, çok yanlış olur.

Allah bu örnekleri vererek bize nasıl bir kul olduğumuzu ve bu kulluğumuzun hayatın içinde nasıl hatalara, acze düşeceğini ama mutlaka tövbe ile geriye dönüleceğini bir Hz. Yusuf misalinde beyan etmiştir.

Birçok insanın, yine birtakım sevgiler dolayısıyle ben onu bilirim, ben bunu bilirim, ben önceden fark ederim, yani bir nev'i kerametvarî tarzda kendilerini alıştırmalarına karşılık Hz. Yakup misalini vermiştir.

Hz. Yakup'a, "Sen Yusuf'un kuyuya atıldığını nasıl bilemedin? Peygamberdin, gidip oğlunu kurtarsaydın?" dediler. Daha sonra Hz. Yakup, binlerce kilometre uzaktaki Yusuf'un kokusunu aldığını söylediğinde karışı ona sordu: "Sen burnunun dibindeki bu oyunu bilemedin, ta kilometrelerce uzaktaki Yusuf’un kokusunu nasıl alacaksın?" Bunun üzerine Hz. Yakup'un çok güzel bir cümlesi var: "Ben Allah'ın gör dediğim görürüm, görme dediğim göremem."

Demek ki bir insan, ne kadar yücelse, ne kadar bir yerlere gelse, kesinlikle Cenab-ı Hak kendisine müsaade etmedikçe birtakım şeyleri fark edemez, yanlışı, doğruyu hissedemez. Onun için bir insanın Cenab-ı Hakkın tasarrufunda olduğunu, ancak Cenab-ı Hak isterse bir şeyler yapabileceğini bilmesini, Hz. Yakup'un bu hikayesiyle anlatmış ve bir hayat eğitimi olarak vermiştir.

İşte peygamberlere imanda, bu sırları çok iyi bilmek gerekir. Peygamberlerin yaşadıkları mücadeleleri, onların bize naklettiklerim, yanlış-doğru ayırımlarını Cenab-ı Hakla ilgilerini bu öykülerle öğreniyoruz. İşte peygamberlere imanın ikinci hikmeti de budur. Peygamberlerin öykülerini, hayatta karşılaşacağımız olaylara resmedebilmek, aktarabilmektir.

Ondan dolayıdır ki, İslam eğitiminde, İslam kültüründe, peygamberler tarihinin önemi çok büyüktür. Ama bunu biz bir tarih, bir hikaye serüveni sanmışız. Onun için de peygamberler tarihim bir mazi hatıratı gibi okuyoruz ki bu çok büyük bir yanlıştır. Biz peygamberler tarihini bir ibret için ve hayatta karşılaşacağımız hadiselere karşı nasıl tavır takınacağımızı öğrenmek için kullanmamız gerekir.

Peygamberlerim Peygamberimize yakınlığı

Peygamberlerin, Efendimize nisbet sırrı bu çok önemli bir şeydir. Çünkü biliyoruz ki Fahr-i Kâinat Efendimizin ahirzaman peygamberi vasfı içerisinde çok değişik özellikleri vardır. Alemlere rahmettir. Yalnız yeryüzüne değil. Âlem-i melekûta rahmettir, âlem-i ervaha rahmettir. Hepsinden öte de Allah'ın sevgilisidir. Binaenaleyh peygamberlere iman hikmetini sergilerken, peygamberlerin Efendimize nisbet sırrını da çok iyi bilmemiz gerekiyor. Yani peygamberlerle Efendimiz arasındaki ilgi nedir, çizgi nedir? Çünkü peygamberlere sevgi ve saygı gösterirken bir yandan da Fahr-i Kâinata iman çizgisini telef etmememiz gerekir.

Çünkü biz, peygamberleri aynı ölçüde severiz, sayarız, hepsine iman ederiz derken Fahr-i Kâinat Efendimizi bu potanın dışında seyretmek zorundayız. Ahirzaman Peygamberi olarak onun Allah sevgilisi olması hususiyetim ve ona bağlı bütün mana hikmetlerini, ölçüp biçerken mutlaka ayrı bir pencereden seyretmemiz lazım geliyor.

Şimdi peygamberlerin Efendimize nisbeti nedir? Mesela bir çok peygamber ancak Cenab-ı Hak müsaade ettiği ölçüde Efendimize olan yaklaşım ve özelliklerini beyan edebilmişlerdir. Ama Cenab-ı Hak bazı peygamberlere bunu beyan etmesini murad etmemişse onlar hiç bahis dahi etmemişlerdir. Ama peygamberlik sırrının özünde yani insanları alıp eğitip Allah'ın huzuruna koymak aslında sırr-ı Muhammediyedir. Bu sırr-ı Muhammediyeyi fark ederek veya fark etmeyerek peygamberlerin sanatı olarak, kendi sanatları olarak bilmeleri gayet tabiidir.

Yani bir peygamber hangi devirde gelirse gelsin icraatını, Efendimizin sanatını icra ederek göstermiştir. Ahlakını icra ederek göstermiştir. Cenab-ı Hak mücadeleleri nisbetinde onlara belli ölçüde Efendimizin ahlakından hikmetler yansıtmıştır. Ama bazı peygamberlerin, Efendimize olan iştiyakları daha aşikardır. Bunlardan en başta gelen Hz. Âdem'dir.

Hz. Âdem'in, Efendimize hayranlığı ve Efendimizin kendi neslinden gelmesinden duyduğu mutluluğu, iftiharı, hazzı ve zevki dille tarif edemeyiz. Hatta meşhur bir tasavvuf şairi, Hz. Âdem için der ki, "Sulb-ü pâkinden Fahr-i Kâinatın yeryüzüne teşrif olacağını bildiği an, Cennetteki taneyi yeyiverdi, yani yasağı çiğneyiverdi. Tek benim sülbümden Fahr-i Kâinat gelsin diye."

Bu hikmetli yaklaşımın sırrında da Efendimizin, Hz. Âdeme karşı çok büyük bir özel ilgisi vardır ve gerek hacda, gerek Arafat'ta Efendimizi Hz. Âdem her seferkide ziyarete gelmek, onu görmek hazzını yaşatmak ister. Dolayısıyla da, Efendimiz daima Hz. Âdem'e karşı olan özel sevgisini vurgulamıştır ve şeytan taşlamanın bir sırrı da aslında hacda Efendimizin, Hz. Âdem'e karşı bir özel çiçek buketi olmasıdır. Yani, seni rahatsız eden bu haini benim ümmetim taşlayacaktır, anlamındaki çok özel bir sunuştur.

Bundan başka, Hz. İbrahim'in bizzat Fahr-i Kâinatın kendi neslinden gelmesi için yaptığı dualar, hem Kur'an'da, hem çeşitli dinî öykülerde, hem de Efendimizin hadislerinden gelen bilgilerde mevcuttur. Yani, Hz. İbrahim ciddi olarak Efendimizi kendi neslinden gelmesinin niyazı içerisinde bulunurken bunun manevi hazzını yaşamış, bu şerefli asalet defterine kaydını yaptırmak için niyazda bulunmuştur. Asalet normalde yukarıdan aşağıya işler. Ama iş Fahr-i Kâinat Efendimize gelince defter, aşağıdan yukarıya işler. Yani Fahr-i Kâinat Efendimize yukarı nesillerden intisap edenler yeni bir asalet kazanırlar. Efendimizin teşrifiyle. Hz. İbrahim'in ayrıca asalet kazanmasa Hz. Âdem'in ayrıca asalet kazanması söz konusudur.

Hz.İsa ve Efendimiz

Hz. İsa'nın Efendimize, yakınlığı açısından çok önemli bir yeri vardır. Hz. İsa'nın Efendimize yakınlığım iki noktada toparlamak istiyorum. Bunlardan bir tanesi Hz. İsa, Efendimizin yeryüzüne teşrif etmesine 600 sene kala gelmiştir. Efendimize insanlığın toprağını çapalamak, nadaslamak için gelmiştir. Yani Efendimize bir zemin hazırlamak için büyük bir gayret sarf etmiştir. Hz. İsa, hem Roma zulmüne, hem de Yahudi oyunlarına karşı bayrak açmıştır. İki şer arasında sıkışmış kalmıştır ve mücadeleyi ikisine birden yapmıştır. Yahudiler, Roma'nın vahşetini, saldırısını vesile kılarak onların madde perestliğini istismar ederek, Hz. İsa'yı ezmek, yok etmek istemişler. Roma da insanları uyandırdığı için, kendi zulümlerine isyan ettirir korkusuyla Hz. İsa'ya karşı gelmiştir.

Bu şer kuvvetler, Hz. İsa'ya karşı yaptıkları mücadelelerde etkilerim kaybetmişlerdir. Dikkat ederseniz. İslamiyet yeryüzüne geldiği zaman, yahut gelmesi yaklaştığı zaman artık Ortadoğuda putperest bir Roma yoktu. Bizans vardı, belki Roma'nın artıkları vardı ama putperest değildi, bir semavi din mensubuydu. Ne kadar yanlış tatbik ederse etsin putperest bir toplumla Hıristiyan bir toplum arasında çok fark vardır. İşte Hz. İsa'nın bu özelliği, Fahr-i Kâinat Efendimizin yapacağı mücadelelerle sıkıntı çekmemesi için Roma zulmünü imhaya mecbur olmasıdır. Bu çok önemli bir şeydir.

Efendimiz, yeryüzüne teşrif ettiği zaman, mutlaka onların hakkından gelirdi. Ama Hz. İsa, Efendimizi daha fazla yormamak için büyük bir şer grubunu, Roma şerrini mücadeleyle devirdi. Bunu bir mü'minin çok hoş bir hizmet olarak tanıması gerekir. Her ne kadar Roma'dan arta kalan Bizans, İslamiyetin karşısında çeşitli mücadeleler yapmışsa da dikkat ederseniz, Medine Devletinin karşısında Bizans çok ciddi bir hareket yapmamıştır. Bilhassa İslamiyet yeni doğduğu zaman, eğer o Hıristiyan Roma olmasaydı da vahşi Roma olsaydı İslamiyete çok büyük zararı dokunurdu.

Hz. İsa'nın ikinci özelliği de şudur: Cennet hayatımızda daha henüz Adem'den nesillerin intikal listesi yapılmamışken, yahut yeni yapılmışken, yani herkesin hangi yıl yeryüzüne intikal edeceği, kimlerin veli, kimlerin peygamber, kimlerin asi olarak gelecekleri bir anlamda Levh-i Mahfuz'da sıralanırken, peygamberlerin her birisine kendilerinin peygamber olarak gönderilecekleri bildirilmiştir. Yani Levh-i Mahfuzda okunmuştur.

Bunlar, Âdem şu yıl yeryüzüne teşrif edecek, arkasından şu şu kimseler de peygamber olarak yeryüzüne geleceklerdir diye bildirilince her birisi büyük bir neşeye gark olmuşlar, bu büyük bir neşe içerisinde adeta tören yapmışlardır. Hz. İsa ise suratını asmış oturmuştur, bu çok ilginç bir şeydir. Hz. İsa'ya Efendimiz rastlamış "Ya İsa kardeşim, niye canın sıkkın" demiştir.

O da, "Ya Muhammed! Peygamber olarak, gelmektense senin ashabın olarak gelmeyi bekliyordum. Ashabın olarak gelmemi gösteren kader sayfası gelmeyince, üzüldüm" demiştir. Efendimiz bundan çok memnun olmuş ve "Cennette her zaman beraberliğimiz var, sen madem ki benim ümmetimden olmak istemiştin, Allah seni mutlaka bu ümmetten kılacaktır" demiştir. Hz. İsa'nın aslında kıyamete yakın zamanda tekrar dönme olayı sırf Efendimizin bu duasıyla mümkün, onun da Efendimizin bir askeri olmak zevkini tatması içindir.

İşte peygamberlere imanın şüphesiz ki asıl Özünde, Fahr-i Kâinat Efendimize imanın ne tarz olması lazım geldiği saklıdır.

Çarşamba, Nisan 11, 2007

Öldükten sonra dirilmek

Âmentümüzün çok önemli bir bölümü ahirete imandır. Yani bir mü'min, kelime-i şehadet getirdikten sonra, "Mü'minlik sertifikası" alıyor, ama bunun vizesi, Âmentü şartnamesini imzaladıktan sonra çıkıyor. Biz Âmentünün içinde ahiret gününe iman ettik dediğimiz halde, Cenab-ı Hak, yetmez diyor, "Ve'l-ba'su ba'de'l-mevt" öldükten sonra dirileceğinizi de zikredin, ona da inandığınızı gösterin, diyor. Şu halde ahirete iman, genel anlamında çok önemli bir şey ki, üst üste iki defa ahirete iman üzerinde durulmuştur-

İslam mutasavvıfları, özellikle Hz. Mevlana, Muhyiddin-i Arabî Hazretleri ahirete imanın fevkalade sıcak olması lazım geldiğini ve imanın böyle laf olsun diye söylenecek bir söz olmadığını, çünkü ahirete tam iman teşekkül etmedikçe, Kur'an'a imanın mümkün olmadığını vurgularlar.

Bu bakımdan ahirete imanı, çok ayrıntılarıyla anlatmak istiyorum. Ahirete iman genelde bütün dinlerde, hatta bir kısım ateist kimselerde dahi vardır. Ölümle herşey bitmiyor, ölümden sonrası vardır. Zaten ahirete imandan murat, ölümden sonrasının var olduğuna iman etmektir.

Ahirete imandaki esas; bu halimizle yeni bir hayata intikal etmeye inanmaktır. Ruhumuz bir başka aleme intikal edecek, başka bir hayata gireceğiz demek, ahirete imanı tamamlamıyor. Onun için dikkat ederseniz, bunun yetmediğim göstermek için Âmentü şartnamemizde ahiret demiyor, ahiret günü diyor. Çünkü, ahiret günü deyince ayrı bir anlam taşıyor, bir de ayrıca "Ve'l-ba'su ba'de'l-mevt" içine katıyor ki bundan kasıt, öldükten sonra dirilmek, ahiretin bir parçası olarak kabul etmektir.

Öldükten sonra dirilmekle ahiret arasında bir paralellik vardır. Ama ölümden sonra hayatın devam ettiğine inanmak biraz daha kolaydır. Öldükten sonra dirileceğine inanmak daha zordur.

Hz. Mevlana "Öldükten sonra dirileceğine çok ciddi inanmadıkça iman teşekkül etmez" diyor. Ahiret gününe imanı çok ciddi olarak kavramamız lazım.

Peki niçin Âmentümüzde, ahirete iman şeklinde değil de, ahiret gününe iman şeklinde vurgulanmaktadır? İslamiyetin doğduğu günden beri ölümden sonra bir hayatın var olduğuna inanmak kolaydır. Neden kolaydır? Çünkü bir hayatın bundan ibaret olmadığını ve hayatın bir başka halde devam edeceğine dair insanların içinde sanki içgüdü vardır. Cenab-ı Hak, hepimiz Cennetten geldiğimiz için bize yeryüzüne gelmeden evvel, bir hayat olduğu hissiyatını iç dünyamıza vermiştir. Ölümle her şeyin bitmediğini hissetmek bir tarz ahirete imanın çekirdeğidir, ama bu çekirdek yeterli değildir.

Çünkü semavî dinlerin esası, insanların toplum içerisinde ahlaki bir düzen içerisinde yaşamalarını sağlamaktır. Eğer bir din, mensuplarına bir ahlak çizgisi içerisinde hayat ve mutluluk sağlayamıyorsa, bunun din olması mümkün değildir. Şimdi dinleri eleştirmeye kalkan bazı akılsızlar, birtakım sistemlerin, düşüncelerin, felsefi rejimlerin, din yerine ikame olabileceğini iddia ettiler. Bunun olmadığının en iyi örneğini de Rusya marksizmle verdi.

Ahirete iman ve sorumluluk

Bir toplumun içindeki insanlara dinden başka bir şeyle bir nizam veremezsiniz. Dinin nizamı içerisinde en önemli faktör mesuliyettir. Eğer bir insan yaşarken, yaşadığından mesul olmadığını düşünürse, o insanın yapamayacağı hıyanet, menfaati için yapamayacağı haysiyetsizlik kalmaz. Hiç kimse çıkıp da ben inanmıyorum, ama haysiyetli insanım diyemez. Yani bir insan eğer hırsızlık yapmıyorsa, başkalarının malına tecavüz etmiyorsa, bu dinlerin getirdiği geleneksel bir terbiyeden doğmaktadır. Yoksa inanmayan bir insan ki çağımızda gittikçe ateistlerin ne biçim suçlar işlediğim, ateistlerin hadiseler karşısında ne reaksiyon gösterdiklerim görmekteyiz.

Binaenaleyh ahiret gününe iman, bir anlamda insanın mesuliyetini zorunlu kılan bir imandır. Eğer bir insan Ölümden sonra bir hesap gününün olacağına inanırsa o insan, disiplinli yaşamak zorundadır. Ne kadar hatalar işlerse işlesin, ama çizgi itibariyle büyük hatalardan kaçar. En basit örnek olarak, bugün toplum içerisinde pek çok sıkıntısı olan insan vardır. İntihar noktasına gelir, fakat intihar etmez, İslam toplumlarında intiharın çok az olmasının sebeplerinden en büyüğü ahiret gününe imandır. Büyük suçlar özellikle ırza tecavüz suçlarının çok az olmasının sebebi de yine ahirete imanla ilgilidir, şu halde ahiret gününe imanla, Cenab-ı Hakkın bizi mecburi olarak sevk ettiği nokta, hayatımızın haysiyetinin bir tarz teminatıdır.

Onun için, ahiret gününe iman diye zikredilmesinin sebebi de, sen bu günde yaşamıyorsun, bir ahiret günü var, orada bir hesap vereceksin, buna iman etmedikçe bir insanın İslam imanı ikmal olmuş olmaz ve küfürde kalır. Yani bir insan, "Ben her şeye inanıyorum, ama dirilip de tekrar hesap vereceğime inanmıyorum" derse, iman etmiş olmaz. Bu çok önemli bir maddedir.

"Bir insanın ölüp de, topraktan tekrar çıkarılacağına iman etmek mümkün değildir. Bunu nasıl düşünürsünüz" diyen ateist boş zihinler bir şeyi unutuyorlar. Bu tarz düşünce insanoğlunun yaşadığı bütün çağlarda birtakım insanların aklına gelmiştir. Yani bu gün insan öldükten sonra dirilir mi diyen adam, sanıyor ki bunu kendisi keşfetti. İnsanı çok iyi tanıdı, anatomisini öğrendi.

Halbuki, on dört asır evvel, Efendimizin ahirete imanı da kapsayan Âmentüyü tebliğ ettiği zaman, bir kafir geldi. Efendimizin huzurunda çürümüş bir kemiği elinde ufalayarak, "Bu mu dirilecek?" dedi. Onun bu sorusunu, Cenab-ı Hak cevapladı. Çünkü Efendimiz, orada "Allah bu sorunun cevabını verecektir" buyurmuştur. Ve bu sorunun cevabı da Yâsin Sûresinin 78. âyeti ve devamında verilmiştir.

"Kendi yaratılışını unutup, Bize misal getirmeye kalktı: ‘Çürümüş kemikleri kim diriltecek?' diye.

"De ki: Onu ilk önce kim yaratmışsa tekrar O diriltecek. O her şeyin yaratılışını hakkıyla bilendir.

Yeşil ağaçtan oksijene dirilme delili

Fevkalade enteresan bir hadise, on dört asır önce Cenab-ı Hak, öldükten sonra dirilmenin anahtarını bilimsel olarak vermiş. Diyor ki: " Odur ki, yem yeşil ağaçtan size ateş çıkarır, onunla ateşinizi yakarsınız." (Yâsin Sûresi, 80)

Şimdi bu âyet geldiği zaman, bu âyetin bilimsel anahtarını ne on dört asır evvel anlamak mümkün, ne de yüz sene evvel anlamak mümkün. Çünkü âyet, yaktığınız şey yeşil ağaçtan çıkıyor diyor.

Bunu daha önceki müfessirler nasıl açıklamışlar? O çağlarda, belki hâlâ da vardır, ağaçlar birbirine sürtülerek ateş çıkarılıyor anlayışı yansıtılıyor. Yani siz bu yaş ağaçtan çakmak yapıyorsunuz veyahut bir kısım müfessirler de ağacı kuruttuktan sonra yakıyorsunuz şeklinde bunu anlamışlar. Halbuki âyet-i kerime net olarak "Yeşil ağaçtan ateşi çıkaran O’dur, siz hep onu yakıyorsunuz" diyor. Eğer "Ateşi çıkaran O’dur" dediği zaman bıraksaydı, kuruduğu zaman yanma anlamını çıkarabilirdiniz.

Ama, "Siz hep onu yakıyorsunuz" dediği zaman, yanma olayı yeşil ağaçtan çıkıyor anlamı ortaya çıkıyor.

Yanma olayı nasıl yeşil ağaçtan çıkar? Biliyoruz ki yeryüzünde yakma olayını temsil eden şey oksijendir, bir şeyi oksijen yakar, oksijenin varlığı da yeryüzünde ancak yeşil ağaçtan çıkarak teşekkül eder. Yani arzın atmosferindeki oksijen herhangi bir kimyasal ayrışımla, işte arzın ilk günlerindeki o curcunalı, fırtınalı günlerdeki metallerin, ametallerin, gazların ayrışmasından çıkmamıştır. Oksijeni yalnız ve yalnız yeşil ağaç yapar, şu halde âyet-i kerime net olarak bize "oksijeni yapan Odur, hep onu yakıyorsunuz" diyor.

Öldükten sonra dirilmeyle bunun ne alakası var, bunun üzerine bir yaklaşım sağlarsak fevkalade ilginç bir alakası var. Çünkü, yeşil ağaç oksijeni nasıl yapıyor dediğimiz zaman, hemen bakıyoruz ki artı değerli olan karbon arzın atmosferinde, karbondioksit şeklinde daha evvel de vardı. Karbondioksit başka gezegenlerde de vardı. Çünkü, karbon bütün gezegenlerin içerisinde bulunan bir maddedir. Ayrıca oksijen herhangi bir vasıta île çıksa dahi karbon derhal yanarak oksijeni yok ediyor. Yani bir gezegende, dolayısıyla dünyamızda oksijenin var olabilmesi için onu mutlaka karbonun elinden kurtarmamız lazım. Burada bir hadise oluyor. Karbonun elinden artı değerli oksijeni aldığınız zaman (bunu yaprak yapıyor) bu yaprak mucizevî sanatıyla yalnız oksijeni almakla kalmıyor, karbonu eksi değerli bir maddeye çeviriyor.

Bu, öldükten sonra dirilmenin bir anahtarıdır. Karbondioksit dediğimiz maddede karbon artı değerlidir ve ölüdür, bunun herhangi bir biyolojik özelliği yoktur. Ama karbon ne zaman ki oksijeni elinden alınıp da eksi değere indirgenirse ki, bu yaprağın yaptığı mucizevi bir hadisedir, işte yaprakta meydana gelen bu hadiseyle karbon artı değerden eksi değere geçiyor. Eksi değere geçince de diriliyor. Organik dediğimiz hale geçiyor. Karbon artı değerden eksi değere geçtiği zaman, yaprak da bunu şeker zinciri halinde tamamlıyor, ama o şeker zinciri halinde tamamladığı karbon çeşitli kombinezonlarla en sonunda bütün hücrelerin ana maddesi olan DNA'nın bünyesine geçiyor. Karbon, DNA'nın bünyesine geçince de canlanıyor.

Şimdi Cenab-ı Hak buyuruyor ki: "Ey insanoğlu, senin hayat dediğin şey (maddesel hayatı söylüyoruz) bir karbon atomunun artı değerden eksi değere geçmesinden ibarettir ve ben de bunu yaprağa yaptırıyorum ve siz bu sayede hem her şeyi yapma şansına sahip oluyorsunuz, hem de o ölü gazın dirildiğini seyrediyorsunuz."

Allah, o adama cevap verirken diyor ki; "Yaktığın zaman karbondioksit haline geçip tam ölen (kimyasal olarak ölen) bir varlık dahi yaprağa gelince canlılık kazanıyor ve bu canlılığını karbon molekülündeki bir tek değer farkı ile icra ediyor. Değil böyle kemik olmak, çürümüş olmak, hayat, benim bir tek molekülde bir değer değişikliği yapmamdan ibarettir. Seni yaksalar dahi, ben seni yaprak fonksiyonunda olduğu gibi, tekrar hayata dönüştürücü DNA haline getirebiliyorum. O yaprak onu yapıyor, oradan çiçek hasıl oluyor, meyve hasıl oluyor. Bir insanın gazını yaprağa verdiğiniz zaman o karbondioksit en sonunda hayat zincirinin içerisine geliyor. Ben bunu gözünüzün önünde yapıyorum, seyrettiriyorum ki, siz öldükten sonra dirilmeye, sakat zihinlerle yanaşmayın."

Kur'an'ın verdiği bu muhteşem cevaptan sonra şimdi bir an için zihinlerimizi yaklaştıralım. Kur'an, "İlk yapan kimse sonradan dirilten de O’dur" diye bir anahtar veriyor, ilk yaptığı şey nedir? insan için verilen genetik bir karttır. Şimdi âyet-i kerime "ilk yapan yeniden yapamaz mı? Elbette yapar" dediği zaman, bunu çok dikkatle dinlemek lazım, ilk yaptığım bulmak lazım. İlk yaptığı neydi? Bir insana bir genetik kart veriyor.

Meni hücresi içerisinde ve yumurta hücresi içerisinde bu genetik kartın büyüklüğü bir mikrondan daha az. Yani şöyle kabul edebiliriz. Bir insanın genetik kartını aldığınız zaman, bunu işleyip insan haline getirmek için, hatta insandan çıkararak canlıları düşünelim, bir canlının genetik kartını aldığınız zaman, bu bir mikrondan daha küçük bir zerreciktir. Yani bunun aşağı yukarı bir milyar tanesi bir toplu iğne başı kadar eder. Bu genetik kartlar bu kadar küçüktür.

Genetik kartların hayata geçişi

Şimdi bu genetik kartları Cenab-ı Hak nasıl hayata intikal ettiriyor? Bu genetik kartları nasıl sergiliyor? Bunun üç tarzı var:

Bunlardan bir tanesi yumurta stilinde hayatını devam ettirmesidir. Yani genetik kartı canlı yumurta şeklinde bırakıyor, o kendi içerisinde oluşa oluşa bir canlı meydana getiriyor.

İkincisi; genetik kart toprakta açıyor. Bir meyvenin, bir sebzenin, bir çiçeğin genetik kartlarını düşünün, bir tohum diye attığımız bir hercai menekşenin, yaprağında birtakım şekiller vardır. Bu da envaî çeşit boyaların, renklerin mecmuasını temsil eder. O görüntü aslında toprağın içerisine atılan o menekşeye ait genetik kartın açılmasından ibarettir. Aslında o genetik kart, toprağın içerisinde acil diye emredildiği için açılmıştır.

Üçüncüsü de hayvanın yumurtasındadır. Genetik karta, "Sen yumurta içinde acil diye" emredildiği için açılmıştır. Birtakım canlıların ve bu arada insanın da genetik kartı anne rahminde açılıyor. Yani insanın oluşması bir genetik kartın açılmasından ibarettir.

İnsan bir fabrikaya sokulup, envaî çeşit vidaları takılan bir makina değildir. Miniciğin de miniciği bir genetik kart, bir şifredir. Bu şifreyi Cenab-ı Hak insanların karnında açtırıyor. Bitkide de toprağın içerisinde açıyor. Yani toprak bir çiçeğin annesidir.

Şimdi bunları topluca düşündüğünüz zaman, insanoğlunun genetik kartını Cenab-ı Hak illa annenin karnında açarım diye bir değişmez biyolojik yasa koymuş değildir. Bu genetik kartı açmasını bilirsen açabilirsin. İşte şimdi insanlar uğraşıyor. Yok tüp bebekten geçelim de, yok kavanozda bebek yapalım da diye. Şu halde bilimler, bu genetik kartın insan haline nasıl gelebildiğini bildiği için, niye sadece annede olsun ki diyor?

Halbuki Cenab-ı Hakkın, genetik kartı anne karnında geliştirmesinin bir özel hikmeti var. Nedir bu özel hikmet? Şefkati ve sevgiyi tanıtmak içindir. Anne ile evlat arasındaki o yakınlığı, eşler arasındaki o sevgiyi zenginleştirmek için genetik karta böyle bir macera vermiştir. Yoksa Cenab-ı Hak muhtaç değildir.

Şöyle bir hesap yapsak, Hz. Âdem'den bugüne kadar gelmiş geçmiş insanlar sekiz milyar, bundan sonra da beş milyar daha gelsin, on-on iki milyar insanın genetik kartının hepsini toplasanız bir bardağı doldurmaz. Bu genetik kartları toprağa serpseniz ve Cenab-ı Hak emretse, "Ol !" dese her birisi bir insan olacak demektir.

Yani Cenab-ı Hakkın genetik karta verdiği hususiyeti bu genetik kartın bu kadar küçük bir zerresinin toprakta, nasıl bir ağaca sır vermişse, insanında genetik kartının toprakta hadi bakalım başla dese tıkır tıkır o genetik kart işlemeye başlayacak.

Kaldı ki bir ölü toprağa intikal ettikten sonra, genetik kartlarının toprak içerisinde kaldığı kesindir. Ama çürümüş olur, hücre bitmiş olur ama genetik kart kalır. O minicik şey DNA'nın çok özel şekilde dizelenmiş genetik kartı kalır. Şimdi bunları düşünürseniz, bilimsel olarak insanın dirilmesi imkansız değildir, bilakis çok mümkündür. Bu bir iradedir. Zaten Cenab-ı Hakkın canlılar arasında verdiği farklılık bir matematik irade tercihidir. Beyin hücresiyle yaprak hücresinin, arının kanadındaki bir hücreyle karaciğer hücresinin arasında yapısal olarak fark yoktur. Hepsi de DNA dediğimiz RNA yapılı bir zincirin şifre kartıdır. Ona o şifreyi kanat olacak biçimdetırıyor. Ötekisini de beyin hücresi olacak şekilde açtırıyor.

Bu Cenab-ı Hakkın irade-î külliyesindeki tercihlerdir. Onun için Cenab-ı Hakkın toprağa serpilmiş milyarlarca insanın genetik kartlarına yalnız ve yalnız acil demesi kafidir. Peki zamana. ihtiyaç yok mu? insan anne karnında dokuz ayda gelişir. Böyle bir zamana ihtiyaç olmadığı, radyoaktivitenin keşfinden sonra daha iyi anlaşılmıştır. Birtakım bitkilerin, mesela iki senede yetişen bir bitkinin iki saatte yetiştiğim radyoaktif etkilerle bilim göstermiştir.

Binaenaleyh, Cenab-ı Hakkın kalk dediği zaman bir saniyenin de çok az bir süresinde bu genetik şifreler açılır ve insanoğlu intikal eder.

Yâsin Sûresi'nin bu hikmetlerini, bu sırlarını, bir insan seyredip anlayabildikten sonra artık ben öldükten sonra nasıl dirileceğim diyemez, ister un ufak olsun, ister asitle yansın. Kaldı ki Cenab-ı Hak bu teferruatlarda insanların zihnine gelen düşünceleri yine Yâsin Sûresinde vurgulayarak, "Bütün kudret onun elindedir" diyerek bertaraf etmektedir.

Ölümle dirim arası

Öldükten sonra dirileceğiz, ama ölümle dirim arasında ne olacak gibi bir soru var. Çünkü bunlar da ahirete imanın parçalarıdır. Bir insan öldükten sonra ben yok olacağım diye düşünürse ahireti inkar etmiş olur. Çünkü ölümle beraber gelen hadiseler, Ölümden sonra ahirete kadar geçen zaman Efendimizin çok özel hadisleriyle bizlere nakledilmiş ve anlatılmıştır. Ruhun kabzolunması Hz. Azrail tarafından icra edilen bir faaliyettir. Yani Hz. Azrail çok özel bir şekilde, insanın bir dişinin bile çekilmesi nasıl bir azapken, o bütün hücrelerinden bu ruhu, bir saniyede alma fizik becerisine sahiptir. Bu hadisenin tahakkuku ile birlikte insanoğlunun dünya ile irtibatı bir anlamda kesilir.

Ruh "İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn" sırrıyla âlem-i ervaha gider. Ruhun âlem-i ervaha gitmesiyle geride kalan şey nefistir. İşte kimlik kartımız o nefsimizdir. Yani o da ruh gibi bir anlamda madde ötesi bir varlıktır. Bütün hayatımız boyunca bize belli bir kişilik kazandırmıştır, bir özellik kazandırmıştır, işte ölümle birlikte bizim o özelliğimiz kalır. Bazı Batı düşüncelerinde, ruh gibi telakkî edilen "Öldükten sonra kapı kapandı duydum, ses geldi filan" gibi şeyler aslında nefise izafedir.

Aslında ruh o kadar uzağa gitmiştir ki, eğer uzaklık kelimesi kullanılırsa, bu gördüğünüz evrenin bin katı daha uzaklardaki evrene, gitmiştir bir anlamda.

Binaenaleyh, ruhla ilgisi yoktur. Ruhu tekrar yakalamak mümkün değildir. Kabre giren insanoğlunun ikinci maniplasyonda macerasını seyreden nefsidir. Kıyamet günü ruh tekrar dirilip de huzur-u İlâhiye gelene kadar bu macerayı seyreden, yaşayan nefistir. Binaenaleyh, nefis mezara girdiğini görür, dostlarının gelip tabutunu tuttuğunu görür.

Kıyamete kadar olan safhalarda, birinci safhası ruhun teslim olması, ikinci safhası mezardır. Mezar, maddesel alemden, mana ötesi aleme geçiş kapısıdır. Bir anlamda pasaport kontrolü vardır ki, buna "kabir azabı" diyoruz.

Ölülerin basında toplanan insanların dua yapması, hocaların telkin vermesi, bunların hepsi mezar hayatı için uygulanan birtakım formalitelerdir. Aslında mezara intikalinde nefsin mutlaka pasaport kontrolü yaptırması gibi çok güç bir devri vardır.

Hayatı boyunca Cenab-ı Hakka, Kur'an'a karşı çıkmış bir insanın, o pasaport kontrolü bir rezalettir, tahammül edilemeyecek bir azaptır.

Sonra nefis âlem-i ledünne intikal eder. Âlem-i ledün, diğer alemlere geçişin bir tarz istasyonudur. Ruhlar alemine, melekler alemine, varsayabileceğimiz bütün alemlere geçiş âlem-i ledünledir.

Eğer nefis âlem-i ledünne geldiği zaman inanmışsa Cenab-ı Hak onu zaman ötesi bir çizgiye iter ve ahireti orada beklemeye başlar, yani yeniden dirilmeyi zaman düzleminde en uç noktaya gelerek bekler. Bin sene evvel ölen bir insan, bin sene beklemez. Çünkü o bin sene orada ahiret gününe takriben üç saat kadar bir zaman nisbetine gelir. Çünkü Efendimizin hadisinde, "Ahirette bir mü'min, ben öğle namazını kıldım mı?" diyecek kadar bir zaman farkı kadar yaşamış olacak.

Ondan sonra da kıyamet dediğimiz hadiseden sonra kurulan mahkeme-i kübraya intikal edecek. Yalnız ruhlar kıyamete de, kıyametin o curcunasına da mutlaka iştirak edecekler. Çünkü o anda yaşayanlar için bir safha vardır. Saika dediğimiz bir patlamayla İsrafil’in soluğunu üflemesi ve ondan sonra da ikinci surun üflenmesiyle de bütün ruhlar bedenlerine intikal edecekler.

Kıyamet kompozisyonuna yerdekiler ve göktekiler mutlaka iştirak edecekler. Ondan sonra da mahkeme-i kübra dediğimiz ilahi hesaplaşma gelecek.

Şimdi, mahkeme-i kübrada on milyar insan kalktı, hepsi hesap verecek. Yine dar kafalar, yanlış şeylerle beyni yıkanmış insanlar, on milyar kişinin mahkemesi yüz milyon sene tutar diye bir düşünceye sapabilirler. Mahkeme-i kübra çok kısa süreli/ ama hiç hak yenmeyen müthiş bir teknikle yapılacaktır. Bugünün tekniğinin bin kat ileride bir teknikle hazırlanmış bir mahkemedir. İnsan mahkemeye çıktığı zaman bütün sevabının, günahının ayrıntılarını saniyede karşısında görecek ve bir tereddüt zihninden geçtiği takdirde, muhteşem bir şekilde hazırlanmış o senaryo içerisinde kendisini bulacak. Karşısında elleri, ayakları, bütün organları konuşacak, "Sen bunu yapmadın mı?" diyecek. Bir göz açıp kapayıncaya kadar. Cennetlikler kendilerini Cennete, Cehennemlikler de Cehennemde bulacak.

Mahkeme-i kübraya inanmak, ahiret gününün zorunlu maddesidir. Hiç kimse, "Ben ahiret gününde hesap görmeyeceğim, neymiş hesap?" diyemez. Bunu dediği an Âmentünün bir maddesini inkar etmiş olur ve dolayısıyla da imanım yok etmiş olur.

Mahkeme-i Kübra ve İlâhi komputer

Mahkeme-i kübra dediğimiz îlahi mahkeme kurulduğu ve insanoğlu o platforma yansıdığı an, bütün bir ömür şeridi bir saniyeden daha kısa bir zaman içerisinde detaylanmış olarak karşısına yansımış olacaktır. Yani insan, bütün hayatını sanki bir saniyede yaşamış gibi olacaktır. Bunu kavramak, anlamak güç gibi geliyor, ama bugün dikkat ederseniz filmlerin süratlendirilmesi gibi, insanların süratlerinde ışınlanmaya kadar giden kavramlar aşağı yukarı, zihinlerde bunu anlamamıza yardımcı olun. Yani çok kısa bir anda yaşanmış gibi olur.

Bunun bir büyük delili de rüyalardır. Rüyaların en uzununun iki saniye ile sekiz saniye arasında değiştiği bilinmektedir. Bu şartlar altında biz o iki saniyelik rüya içerisinde neler görüyoruz? Hatta ertesi gün o iki saniyeyi yarım saat anlatıyoruz. Binaenaleyh, buradan da kavramamızı genişletebiliriz, iki saniyelik rüya içerisinde Cenab-ı Hakkın bize gösterdiği sahneleri düşünürsek mahkeme-i kübradaki sürati anlayabiliriz.

Mahkeme-i kübra kuruldu, herkes otomatik olarak çok kısa bir zaman dilimi içerisinde yargılandı, peki sonuç ne olacak? Bu sonuç yüce kitabımızda çok net bir şekilde tanımlanıyor. Bir zerre hayrı da olsa bu teraziye girecek, bir zerre şerri de olsa bu mahkemede teraziye girecek.

Burada zerre kelimesi üzerinde de durmak istiyorum. Çünkü zerre latince atom demektir, aşağı yukarı, en küçük parça anlamına geliyor.

Onun için bütün sevaplarımız ve günahlarımız bu ilâhi teraziye, o büyük "kompüter terazisine" girecek. Bu dev bir kompüterin esrarengiz ekranlarında yansıması olayıdır, şimdi bu yansıma sonunda neticenin ne olacağı hususunda, yüce kitabımız bize, "Hayırları ağır basanlar Cennetle mükafatlanacaklardır, serleri ağır basanlar ise Cehennemi yurt edinecekler" buyuruyor. Bundan şu anlam belli oluyor ki, bir insanın günahları ile sevapları mutlaka dengelenecektir.

Dindar insanla, diğer insanın hayat tarzı arasındaki en büyük çizgilerden birisi bu âyetin bildirdiği hayır ve serlerin dengelenmesi olayıdır,

Bir insanın iktisadî, beşerî, yani kulluk gereği birtakım günahları olabilir, ekseriyetle de oluyor. Kıyamet gününe inanan ve bunun dengelenmesini düşünen mü'min bir hataya düştüğü zaman evvela tevbe istiğfar ettiği gibi, bir hayırla onu telafi etme gayretine düşecektir. Gerçi bazı tövbeleri Cenab-ı Hak kabul ettiği zaman kayıttan temelli siliyor. Dünya hayatında af kanunları çıktığı zaman adlî sicilden de sildirirler, onun gibi bir şey oluyor. Yani affın içerisinde günah defterinden silinme olayı da vardır. Tevbemizin kabul olup olmayacağı tamamen Cenab-ı Hakkın rızasına bağlıdır. Bu bakımdan bizim bir mü'min olarak yüce kitabımızın emrettiği gibi, bilerek veya bilmeyerek yaptığımız hataların dengelenmesi için hayır taratma ağırlık vermemiz lazım.

Yani, biz kıyametteki hesap terazisinde şu kadar günahımız vardır diye hayıflanacağımız yere, ona karşılık sevaplarımızı gündeme getirmemiz lazım gelir. Biliyorsunuz, sevabın başı başkalarına yardımdır. Bu bakımdan infak ile beslenmiş bir İslam cemiyetini kıyamete iman, öldükten sonra iman sırrı yaşatıyor, diriltiyor.

Gerçi, bugün topluma baktığınız zaman intakta büyük kusurlar görüyoruz. İnsanoğlu asırlar boyu, gerek kendi nefsinin çılgınlığından, gerekse envai çeşit hadisattan, infâk sırrını yavaş yavaş kaybede kaybede kuru bir İslam toplumu görüntüsü bulmuş ki, ateistin, marksistin eleştirisine bile muhatap olur duruma gelmiş. Her mü'minin mahkeme-i kübrada vereceği hesabın korkusu içerisindeki o infâk sırrını yaşatıp, hayır terazisine kayıt geçirdikçe o toplum çok canlı, sağlıklı, paha biçilmez bir toplum olur ki, bunun en iyi örneğini yakın zamanda yine Osmanlı yaşatmıştır. Osmanlı zamanında insanlar birbirlerine yaptıkları infâkla yetinmemiş, öldükten sonra sevabının devam etmesi için vakıflar kurmuş, hayratlar yaptırmışlardır. Bunların hepsi, işte kıyametteki o bizim mahkeme-i kübranın sonuçlarına müsbet etkiler içindir.

Şefaat sırrı

Burada bir de şefaat meselesi vardır, şefaat, terazisinde eksik çıktığı halde, yani bir anlamda Cehennemi hak ettiği halde bir kurtuluşu temsil ediyor.

Bunu, Âyete'l-kürside Cenab-ı Hakkın emrettiği gibi, "Benim iznim olmadan kimse şefaat edemez" sırrı içerisinde mütalaa etmek gerekiyor. Tabii burada bir çok insanın şefaat etmesi söz konusudur. Nebilerin, velilerin... Bu şefaattan amaç nedir? Yani bir tarz Cennetin asıl listesine geçememiş, yedek listede kalmış ve bu yedek listede de puanları farklı olmuş olanlar için geçerlidir.

Mahkeme-i kübrada aldığımız puan, eksi beş de olabilir, eksi beş milyar da olabilir. Bu farkları göz önüne almak şartıyla, şefaat sırrı içerisinde Cenab-ı Hak çok sevdiği kullarına, sen bana çok güzel kulluk yaptın, sen benim uğrumda şehit oldun, sana şefaat için on kişilik kontenjan verdim derse, o kontenjan içerisinde o insanları kurtarıp Cennete gidecek yeni kitlelere, yeni gruplara ekleme şansı oluyor.

Ancak buradaki şefaat hikmetinde hiç unutmamamız lazım gelen bir şey var ki, bir an için kendi kendinize düşünün, güzel amellerle defterinizi kapatsanız, mahkeme-i kübra'da da iyi bir not alsanız, Cenab-ı Hak size "Sana beş kişilik bir kontenjan verdim, şefaat et bu günahkarlara", dese, bu kontenjanı nasıl kullanırdım diye kendi kendinize sorun.

Bir İslam düşmanına, Kur'an'a dil uzatmış, Fahr-i Kâinat Efendimize saygısız konuşmuş, zalim, hasis, namus düşmanı bir adama, böyle bir şefaat kullanır mısınız, kullanmaz mısınız?

Aşikar bir şey, Allah'tan utanırsınız. Size verdiği şefaati hiç değilse eksi puanı az olan birisi için kullanırsınız.

Aslında yaratılışında güzellikler olmasına rağmen, nefsinin azgınlığıyla hiç beklenmedik bir hata yaparak çok eksi puan da almış olabilir, ama yaratılışındaki bir güzelliğin çizgisiyle şefaat edecek kimseye Cenab-ı Hak gösterecektir. Ona öyle bir gözlük verecektir ki, şefaat edecek kimseye baktığı zaman şefaat etmesi lazım gelen kimselere, içinden ışık yandığım görecektir. Bunların Cennet kabiliyetleri var demektir. İşte onlara şefaat edilecektir.

Dolayısıyla Cenab-ı Hakkın "benim iznim olmadan" dediği hikmet de buradan çıkar. Bir kimseye kontenjanım verir, sen şu kadar kişiye şefaat edebilirsin diye ve de kimlere şefaat edeceğine dair kopya verir. Bu da çok önemlidir.

Onun için, biz şefaatlerin bitmezliğine, sonsuzluğuna, Cenab-ı Hakkın rahmetinin bir vesile olduğuna inanmamıza rağmen, şefaat edilmeyecek kadar adileşmemenin, İslamı yaşamanın sırrım da kabul etmemiz lazım gelir.

Yani kıyamette, mahkeme-i kübraya kepaze bir notla, kepaze bir ceza ile çıkmak, insanın şefaat edilebilecek kabiliyetini bırakmaz. Bu şefaat konusundaki en ilginç bir öykü Hz. Fâtıma'nın öyküsüdür. Ahirete iman edenlerin bu sırrı bilmesinde büyük fayda vardır.

Hz. Fâtıma, Efendimize "Allah'tan, bana bir hediye vermesini istiyorum ya Resulallah" dediği zaman; Efendimiz, "Cenab-ı Hak inşaallah bu niyaznı kabul eder" buyurdu. Bunun üzerine Cebrail (a.s.), "Evet, Allah Hz. Fâtıma ne istiyorsa verecektir" diye mesaj getirdi. Hz. Fâtıma, "Cenab-ı Hak bana ahirette en zayıf kula dahi şefaat etmek fırsatını versin" dedi. Ve bundan dolayı da tasavvufta mahkeme-i kübranın savcısı Hz. Fâtıma'dır denir.

Demek ki, imanın kuvvetinden, Allah'a yakınlığın kuvvetinden bir şefaat sırrı doğar, ama bu şefaat sırrının liyakatını, kepaze olmadan beklemek de bir mü'minin hakkıdır.

Şefaat kontenjanı

Kimlerin şefaat edeceği konusunda da bazı ana kaideler vardır.

Mesela; bir kimseye eğer dini öğretmişseniz, Allah'ı öğretmişseniz, yahut sizin telkininizle doğru yolu bulmuşsa ve çok yücelmiş, diyelim ki veli olmuştur, ama o ateşin kibritini siz yakmışsınız. Onlar şefaat sahnesine çıktığı zaman Cenab-ı Hak ona buyuracak ki, "Sana beş veya on kişilik kontenjan verdim, ama ateşi yakanı unutma." Yani bu bakımdan da bir insanı ölü halinden kurtararak dirilten manevi doktor olarak bir nevi şefaat gelir.

Yine, bir mü'mine Kur'an öğretmek, hıfzettirmek de bu cümledendir. Hafızların şefaat kontenjanı vardır. Cenab-ı Hak bir hafıza şefaat lütfettiği zaman ilk şefaat edeceği de hocasıdır. Bu, Kur'an hıfzından başlayarak, Allah'ın yüceliğini tanıtmaya kadar gittiği gibi, daha önemlisi de ahlâk-ı Muhammedînin taliminde yardımcı olmaktır. Onun için tüm mü'minler ahlâk-ı Muhammedînin taliminde birbirlerine yardımcı olurlarsa ileride kendilerine o talim ettirdikleri, yahut da ikaz ettikleri insanlardan bir tanesi olur ki, velayet, şehadet mertebesine erişirse, ilk kontenjanına onu alır.

Bugünlerde, yahut bu çağın kargaşalı devrinde en eksik taraflarımızdan bir tanesi ahlâk-ı Muhammedi üzerinde mü'minler birbirlerini ikaz edemiyorlar.

Mesela, Namaz kılan bir insanın evinde hiçbir şekilde ne mikrop olur, ne toz zerresi olur. Çünkü namaz kılma necasetten temizlenmenin bir parçasıdır. Bir mü'minin bu kadar temizliği itina etmesi gerekir. Vücudunun yıkanması zaten abdestle, namazla olduğu gibi bir de ayrıca abdest ve namaz necasetin giderilmesi ve pisliklerin arıtılması bakımından fevkalade önem verilmiş bir hadisedir. Bir mü'minin üstünün basının kirli olmaması gibi evinin, mutfağının da temiz olması lazımdır. Efendimiz o kadar teferruatlı emirler vermiş ki, mesela, ağızdan mikropların gitmemesi için "Sütün üzerine üflemeyin" demiş. Temizliğe bu kadar itina eden Fahr-i Kâinat Efendimizin, ümmetinin dikkat ederseniz son yıllarda eksiklerinden bir tanesi de Efendimizin istediği ölçüde riayet temizliğe etmemesidir. Kimse kimseyi ikaz etmiyor. Diyecek ki: "Sen mü'minsin, sen namaz kılıyorsun, namaz kılmanın şartlarından bir tanesi temizliktir. Elini, yemekten evvel, yemekten sonra yıkamayı Fahr-i Kâinat Efendimiz emretmiştir. Sen bunu kaldıramazsın."

Sonra böyle yapa yapa toplumumuzda tembellik pislikle beraber karışmış ve bunu dinimizi tahrip etmek isteyen çeşitli kavimler de teşvik etmişler ve sanki pislik bize ait bir şeymiş gibi göstermeye çalışmışlar. Onun için bu hususta ikaz etmiyoruz, yalan söyleme konusunda ikaz etmiyoruz. Dikkat ediniz ufak tefek yalanlar, yok beyaz yalan, yok gri yalan, yok yeşil yalan diye ifadelendiriliyor. Böyle bir şey yok. İslamiyette yalan söylenmez, eğer bir arkadaşınız yalan söylüyorsa mutlaka ikaz edeceksiniz.

Bu bakımdan birbirimizi ikaz etmemiz gerekir ki, eğer onu o yanlışından kurtarabilirsek ve o ileride yücelirse bize şefaat eder, vesile olur diye düşüneceğiz.

Cennet ve Cehennemin Yeri

Cennet ve Cehennem meselesine gelince, genel anlamda Cennet ve Cehennem deyince biri mutluluk, diğeri azabın sembolü demektir.

Biz Cennetle mükafatlandırmak üzere yaratılmış bir neslin temsilcisiyiz. Binaenaleyh bizim asıl hayatımız Cennettedir. Bunu çok iyi kavramak lazım ki, biz Cennetten buraya ışınlandık ve sonra dünya hayatındaki imtihanımızı verdikten sonra tekrar Çennete kabul nimetiyle nimetlendirileceğiz.

Niçin Cennetten ışınlandık, niçin böyle bir dünya imtihanına tabi tutulduk sorusunun hikmeti ta Elest Meclisine gider. Cenab-ı Hakkın "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna karşılık, "Evet Rabbimizsin" diyen insanlarla, bu sadayı duymayan veya benliğe düşen insanlar arasındaki bir ayrımdır. Yani, insanoğlu, bütün yaratılmış varlıklar, otomatikman Allah'a kulluk eder.

Hiçbir böcek, hiçbir elektron, hiçbir güneş, hiçbir ışık Cenab-ı Hakka kulluğun dışında hareket etmez. Yalnız Cenab-ı Hak, insanoğlunu, küçük iradesiyle inanıp inanmamakta serbest bırakmış, istemiş ki, Allah'ı kendisi bulsun. Ötekileri, mesela melekleri otomatik olarak Allah'a kulluk nizamında yaratmış, insanı ise kendisi beni bulsun diye İlâhi zevkinin bir sembolü olarak yaratmıştır.

İnsanın Allah'ı bulmasını engelleyen hadise benliktir. Ben de varım, ben becerikliyim, ben güzelim, ben akıllıyım şaşkınlığı içerisinde gittikçe Cenab-ı Hakkı bulması olasılığı kalmaz.

İnsan akıllı da olur, güzel de olur, becerikli de olur, ama bunların hepsi Cenab-ı Hakkın lütfettiği bir nimettir, insanın kendine ait değildir. Hiç kimse zekasını yaratamaz. Yani makyajım dahi yaparken yine Cenab-ı Hakkın verdiği fırsat ve takdirin içerisinde yapar. Yani hiçbir şey yapamaz, yaparım zannettiği zaman Cenab-ı Hak diyor ki, "Çok yanlışsın, bu yanlışla seni Cennete tekrar almam. Sen bir arıtma laboratuarında bu yanlışlardan arınacaksın."

Cehennemin genel kavramı temelde budur, insanı duygularındaki yanlışlarından, dinindeki yanlışlarından, dolayısıyla nefsinin yanlışlarından arıtmaktır.

Bu arıtma operasyonunu Cenab-ı Hak genel bir anlamda (âyetlerin ve hadislerin emrettiği anlamda) bize şiddetli bir sıcağın etkisi olarak takdim etmiştir. Yani bir yangın, ama bildiğimiz bir ev yangını gibi değil, Cenab-ı Hakkın pereza diye emrettiği çok özel bir yangın, yandıkça şiddetini arttıran bir yangındır. Halbuki normal bir yangın yandıkça şiddetini azaltır, belli bir müddet sonra söner.

Bizim günah diye saydığımız şeylerin hepsi benlikten gelir. Herhangi bir yasağa karşı ben de yaparım, benim de hakkım değil mi gibi, o duygusuna mağlup olmak aslında benlikten geliyor. Bütün günahların başı benliktir. Bu benlik kapsülünü Cenab-ı Hak Cehennem dediğimiz harika bir fizik laboratuarında yok edecektir.

Ama buradaki kalış süreleri, arınmanın fazları, bizim bildiğimiz ölçülerin biraz dışındadır. Yani biz saat tutarak herhangi bir maddeyi arıtmak için laboratuara soktuğumuz zaman, iki dakika üç saniyede arınmıştır diye düşündüğümüz tarzda değildir. Zebani dediğimiz evrenin o müthiş bilgin melekleri o arınmanın seyrini takip ederler.

Cenab-ı Hakkın aşkına karşı çıkanların azapları sonsuza yakındır, devirler boyudur. Ama sıradan benlik günahları, belli bir yanlıştan sonra, belli bir fizik operasyonundan sonra temelli yok olabilecektir ve bu yok olanlar da tekrar Cennete avdet edecektir.

Cennet mutluluk olduğuna göre her şeyin en güzeli oradadır. Yani biz bir an için dünyada nefse hoş gelen şeyler açısından değil de kendi kendimize bir anlık mutluluk anım yakaladığımız zaman bunun sürekliliğini Cennet mutluluğu olarak tanımamız gerekir.

O bir anlık gelip geçici gibi görünen mutluluk, aslında Cennetten kalan bir çizgi, bir noktadır. Çünkü Cennet her şeyin mutluluğudur. Bu tabir çok basit kalıyor, Cennete uymuyor, ama burası bir gezegendir, bu gezegende birtakım fizik, biyolojik şartlara tabiyiz.

Diyelim; ki nefes almak. Şu dünya üzerinde akciğer hastası bir insanın nefes alırken çektiği azabı düşünün ve bir de dört dörtlük güzel bir havanın hem ısısı, hem rutubeti, hem oksijeni itibariyle o nefes almanın mutluluğunu düşünün. Bu nasıl diğer nefeslerle farklı bir nefesse, insanın dünyada gördüğü hadiselerin hepsi, dünya hayatı aslında bir akciğer hastasının, bir bronşitli hastanın dumanlı, rutubetli bir yerde aldığı nefes gibidir.

Dünya hayatından ahiret hayatına intikal ettiğimiz zaman, sanki o akciğer hastası o çektiği azaptan bir anda ciğerleri yenilenmiş, harika bir havaya kavuşmuş gibi bir mutluluk zuhur edecektir.

Binaenaleyh Cennetin mutluluk ve ilâhi güzelliklerin tecelli-si açısından tarifi mümkün değildir. Onu trilyonlarca sene sayfalara yazsanız bitmez. Cennete intibak bir insanın getirdiği manevi değerlerle paraleldir.

Sûre-i Vakıa'da Cenab-ı Hak Adn Cennetlerini tanımlarken "Yarışın ki bakalım daha en güzelini kim kazanacak" tanımım kullanıyor. Demek ki Cennetin güzelliklerini hissetmek, mutlulukları yaşayabilmek açısından bir anlamda farklı mekanlar var ve Adn Cennetleri için namütenahi tanımlar getirilmiş, tarifler yapılmak istenmiştir.

Âyet-i kerimenin üzerinde basa basa durduğu, mukarrabin (Allah'a yakın olanlar) sınıfı, aynı zamanda sabıkûn (yarışanlar) sınıfıdır. Hatta bu âyet-i kerimenin yorumunda sanki Cennette bile güzellikler üzerinde yeni bir yarış varmış gibi düşünen insanlar olmuştur. Ve buradaki örneği şöyle vermek istiyorum.

Asr-ı saadette yaşayan o ilk Müslümanlar, Allah'tan aldıkları prim değeri açısından süperdirler. Kainatta bir daha, hiçkimse ne evvelki ümmetler, ne de sonraki ümmetler, öyle bir değeri alamazlar. O insanlar bu değeri aldıkları halde, hatta bizzat on tanesi aşere-i mübeşşere dediğimiz, Allah tarafından, daha hayatta iken Cennetle müjdelendiği halde, herbirisi tek tek Resulullaha (a.s.m.) gelip, "Ben ne zaman şehit olacağım" diye soru sorarlardı. Sen artık aşere-i Mübeşşeresin, Cennetle müjdelenmişsin, senin için sevaba ne gerek ne gibi düşünüyor insan, ama işte onlar Kur'an'ı çok iyi okumuşlar, çok iyi anlamışlar. Sûre-i , Vakıa'yı okumuşlar ve onların mukarrabin sırrını sabikûn sırrıyla birleştirmelerinde anlamışlar. Yani Allah'a yakın olmak şansını niye kullanmayalım demişler. Onun için Cennetin, farklı mekanları, en azından farklı hayat tarzı var. Biz o mekanları tarif edemeyiz. Cenab-ı Hak onlardan birkaç tanesin! yüce kitabında tarif etmiş.

Mesela; "müdhâ'm-metan" denilen iki tane yeşiller Cenneti yarattım diyor. Nasıl anlarız o mekanın diğer mekanlardan farkını, bunların üzerinde bence çok fazla zihinsel girişimden ziyade, gönülden yaklaşımla mümkündür. Gönül o "müdhâ'm-metan" Cennetini sana tarif edecektir. Allah nasip eder, ahirete yüksek puanla gidersek, o Cennetlerin özelliklerini hikmetlerim anlarız.

Yalnız burda şunu söylemek istiyorum ki, Cennete intikal eden bir insan kendisi yaşamasa bile diğer Cennet katlarını da mutlaka seyredecektir.

Salı, Nisan 10, 2007

Kader ve hayat programı

İslam'da kadere iman, imanımızın bütününü perçinleyen, adeta Rabbimiz "Biz Sana ve Resulüne inandık" dedikten sonra imzamızı atıp, mührümüzü bastığımız bir maddesidir. Kadere iman edilmeden Allah'a imanın ikmali, Allah'ın bizden istediği gibi imanın tatbiki mümkün değildir. Çünkü Allah, Kendisini bize verdiği idrak nispetinde kavramamızı ve ona göre iman etmemizi istiyor. Bu bakımdan da Allah'ı sezebilmenin, yakîn olmanın kanalı mutlaka ve mutlaka kadere imandan geçer.

Kader kavramı genelde Hz. Âdem'in yeryüzüne ayak bastığından beri bütün cemiyetlerde ve cemaatlerde vardır. Yani yeryüzünde hiçbir cemiyet ve cemaat gösteremezsiniz ki, "Kadere iman da neymiş?" desin. Mutlaka, ama doğru, ama yanlış, ama eksik kadere iman kavramı vardır.

Niçin kadere iman kavramı var? Çünkü insanlar yaşadıkları bu gezegenin üzerinde henüz daha Allah'a imanı bulamadan bile bir şeyin farkındadırlar. Bir büyük ahenk sisteminin içerisinde ve birbirinin ardından cereyan eden hadiselerin içinde mükemmelliği seyrediyorlar, Bu mükemmellik önceden takdirle mümkündür, işte insanları kadere imana zorlayan hadise budur.

Yani insan, bir kuşun yumurtadan çıkıp, belli bir seviyeye geldikten sonra gidip yemini bulma hadisesini dahi seyrettiği zaman bu kompozisyonun mutlaka kompüterdeki yazılı hükmünü sezer, işte bu, insanları, toplumları kadere iman konusunda bir sevke tabi tutar. Allah'a inançları henüz oluşmamış insanların eli kolu bağlı olsa da ilkel bir kadere yaklaşımı vardır. Bu fevkalade önemli İlâhi bir nimettir. Eğer Cenab-ı Hak bize kadere iman konusunda gönlümüze bir hoşluk vermeseydi, yaşamak da çok zor olurdu, Allah'ı bulmak ve seçebilmek de çok zor olurdu. Bu bakımdan kaderi nasıl tanımlayabiliriz?

Bugünkü teknik bilgilerin yaşantımıza girmesiyle, kadere imanda fevkalade bir kolaylık vardır. Kader aslında önceden tespit edilmiş ve sonra yaşanan bir program gibidir. Bu bakımdan kadere iman dediğimiz zaman programa iman gibi bir kavram gelir. Yani bir müessesenin isleyebilmesi için bir programın olması gereği ve bu programın çerçevesinde hareket ettiği kabul edilmelidir.

Hayat mutlaka bir programla devam eder. Gelişigüzellik mümkün değildir. 19. asırda ateizmin ilk yeşerip insanların zihnini bulandırdığı devirde insanlar bir anlamda bu programları tesadüf olduğu gibi bir ahmaklığa kapıldılar. Fakat sonradan anladılar ki hiçbir şey tesadüf değil. Program deyince, kader deyince insanlar Allah'a imana mecbur oluyorlar. Eğer bir kader varsa, bir program varsa onun bir yapanı vardır, O halde mutlaka Allah'a iman zorunluluğu oluyor. Bu bakımdan kadere karşı çıkanların asıl şuur altlarında kadere hayır demek yoktur.Çünkü onlar da bilmektedirler ki, hayat bir programdır. Ama kadere evet derlerse Allah'a da evet demek zorunda kalacaklardır.

Tabii bütün evrenlerin bir programı olduğunu düşünmek teorik olarak çok güzeldir, mantıkîdir ve ilmîdir. Ancak uygulamaya geldiği zaman insanlar birtakım şaşkınlıklara tabiidir. Çünkü programı yaparken, o programın her türlü maddesini bilerek ve bilmeyerek uygularken insanoğlu kendim yaptım tezadına düşmekte ve dolayısıyla ilk başlangıçta iman ettiği kaderi yaşarken tahrip etmektedir. Yani programın yazıldığını, verildiğini görmezden gelerek kendim yaşadım zannetmektedir. Bundan dolayıdır ki kadere iman bir anlamda insanın kulluğunu yapması, Allah'la arasındaki o esrarengiz sırrı bulması açısından da çok önemlidir.

Pozitronlar ve Kader

Evrende görebildiğimiz varlıkların kaderle ilgisini ilim dünyası nasıl görüyor? İki noktada bunu ciddi olarak gözönüne almak lazım. Bir tanesi evrenlerin içerisinde bulunan galaksilerin, yıldızların, güneşlerin, ayların her birisinin dengesi kader dengesi ve programı olarak mütalaa etmek gerekir ki, bu ilim sırrı içerisinde fevkalade önemli bir açıklığa kavuşmuştur. Son yıllarda bu da evrenin yaratılışına ait inananların savunduğu big bang (tek bir noktadan sonsuz bir kuvvetin çıkması, varlıkları meydana getirmesi) teoriği içerisinde otomatikman bir program sırrı vardır. Yani tek noktadan bütün galaksileri ve o galaksilerin içerisindeki varlıkların, atomların, moleküllerin bir tesadüf zinciri ile oluşması mümkün değildir. Çünkü eğer tek noktadan meydana gelen ve sonsuz sayıdaki galaksiler, güneşler, yıldızlar ve bunların içindeki moleküller eğer bir tesadüf sonucu olsaydı, tekrar tek noktaya dönecek şekilde birbirlerini tahrip eder, yok olurlardı.

Çünkü yine fizikten çok iyi biliyoruz ki, madde-antimadde kavramı olarak olsun, pozitron-elektron kavramı olarak olsun fiziğin özüne inerseniz, bunlar ilk patlamada yaratıldı, yani ilk patlamada pozitron da yaratıldı, elektron da yaratıldı. Ama eğer bunlar ilk yaratılış anından itibaren aynı sayıda, aynı intizamda tesadüfen yaratılmış olsalardı birbirleriyle birleşir ve evren bir ışından ibaret kalırdı. Halbuki hala bilim adamlarının izah edemediği olay zuhur etmiştir. Elektronlar kalmış, pozitronlar bilmediğimiz bir mekanda kaybolmuşlardır. Dolayısıyla bu galaksilerin yaratılması için birinci şart olan programdır.

Eğer galaksilerin, güneşlerin, yıldızların yaratılması pozitron ve elektronların aynı dengede, aynı şartlarda tesadüf sonucu olsaydı hiçbir şey yaratılamazdı, Bunlardan bir tanesini tutup bir tanesini salmak aslında en büyük programdır. Çünkü elektronların kendi aralarında yeniden ahenkleşerek bütün atom maddeciklerinin alt maddeleri kavak dediğimiz maddeleri yapabilmesi için mutlaka ve mutlaka bir programın olması gerektir. Evrenin neresinde bir molekül olursa olsun mutlaka bir programın temsilcisidir. Dolayısıyla bir kaderin temsilcisidir.

Hiçbir molekül kader çizgisinin dışında var olamaz. Bu maddesel varlığın kaderini ateistler bir zaman inkar edemediler, "Bunlar kaderin yasalarıdır, fizik yasalarıdır. Mesela, elektron bir teli ısıtıyorsa o telin kaderidir, ama fizik yasası ile o teli ısıtıyor" dediler. Halbuki bunlar aynı şeyin ifadesidir. Yani bir elektronun geçtiği yeri ısıtması otomatik bir kaderdir. Ama bu program, bu yasa zaten vardır. Yasa tesadüf değildir. Binaenaleyh evrenin maddesel yapısındaki tüm olaylar, bütün fizikî ahenk, mutlaka bir programı temsil eder.

Yüce kitabımızda, Allah yaratılışı anlatırken, "Ben önce niyet ettim, karar verdim, murat ettim, sonra onu şekillendirdim" dedikten sonra, "fekaddere" diye bir kelime kullanıyor ki, bu "Programladım" demektir. Cenab-ı Hakkın muradına zaman yoktur. Onu da ifade etmek için Sûre-i Yâsin'de ifade ettiği gibi, "Ol derim olur" diyor. Ama bu ol dediği maddeleri bize sonradan açıklarken diyor ki, evvela tasavvur ettim, sonra tesfih ettim. Tesfih etmek süsleyip şekillendirmek, güzelleştirmek anlamına geliyor. Ondan sonra da programladım, kadere mahkum ettim, tabi kıldım. Çünkü burada Allah'ın muradındaki hadiseyi programlaması lazım ki hilkat sırrı doğsun.

O hilkati ihdâ olarak Cenab-ı Hak emrediyor. Yani, "Düşündüm, tesfiye ettim, güzelleştirdim, (Zaman mefhumu yok, bunların hepsi bir anda oluyor) sonra programladım, sonra ihdâ ettim, kuvveden fiile çıkardım" diyor. Çünkü bir programın oluşuyla onun meydana gelişi arasında özellikle dünya hayatı bakımından bir zaman şeridi vardır.

Mesela çocuğun ana rahmine düşüp de kırk hafta sonra doğması gibi. İşte bu ihdâ etme olayıdır. Ama bunların hepsi evvela Cenab-ı Hakkın muradındaki "Ol!" emrinde yatar. Murat etmiştir, diyelim ki, Ahmet'in yaratılmasını murad ettikten sonra onu önce güzel bir fotoğraf haline getirmiştir. Hem biyolojik güzellikte, hem de sîmasal güzellikte, ondan sonra da onu kadere programlamıştır. Bir genetik şifreye programlamıştır. Artık o anne rahminde faaliyete geçtikten sonra o fotoğraf, bir insan olarak Cenab-ı. Hakkın muradındaki o yaratılmış olarak ortaya çıkacaktır, işte bunların her safhasında Cenab-ı Hak, fekaddere diyor. Yani mutlaka programlamıştır. Bu programın olmadığım düşünmek, astrofiziği toptan inkar etmektir.

Bedenimiz Kadere bağlı

Demek ki, o bir mikrondaki genetik şifre, bir değişmezliğe sahiptir. Hiç kimse o genetik şifreyi değiştiremez, insanın kaşının, gözünün, kulağının şekli, rengi, tüylerinin yayılımı, vücudundaki bütün organları o genetik şifrede yazılıdır. Genetik mühendisliği dediğimiz bölüm, bu genetik şifreye o kadar önem veriyor ki, aynen genetik mühendisliğinin, bu konuda söylediği bu kaderin özündeki bir tanımı aktarmak istiyorum. Bir insanın genetik şifresini ilk anne rahmine düştükten sonra alıp kompüterde analizini yapıp da fotoğrafım çıkarırsanız, doğacak insanın aynen fotoğrafım çıkarabilirsiniz.

Bir insanın karaciğerinin kaç senede bozulacağı, akciğerinde ne olacağı, kalp damarının hangi yıl tıkanacağı o genetik şifrededir. Ve bundan dolayı bizim soyaçekim diye bildiğimiz hastalıkların tümü genetik şifrede yazılı olan esrarengiz kaderde gizlidir. Yani bir anlamda bir insanın 43 yaşında kalp krizinden öleceği o genetik şifrede yazılıdır. Neden? Çünkü, genetik şifrede kalp damarının, kroner damarın ne kadar dayanacağı ve hangi anda bitip pıhtı yapacağı yazılıdır, işte bu Allah'ın işidir.

Bu kadar ince detaylı olarak nasıl ki bir çocuğun annesinden getirdiği bir beni, babasından getirdiği bir çizgiyi aynen o genetik şifrede taşıyorsa organlarının kaderi de o genetik şifrede yazılıdır. Bundan dolayıdır ki, yine soyaçekime ait pek çok hususiyetleri taşıdıklarını bazen fark ederler, bazen fark etmezler.

Örneğin bazı kimselerin diyelim ki, üriner sistemlerinde, yani böbrek ve idrar yolları sisteminde birtakım denge eksiklikleri var, diyelim ki dedesi mesane hastalıkları geçirmektedir. Torunu da hasta olmasa bile idrar yollarından kolayca iltihap kapabilir, Nedir bu? İşte o genetik şifrede bir kader çizgisi koymuştur. O kader çizgisi içerisinde hayatı bitinceye kadar onu beraber yaşayacaktır.

Demek ki, bırakın bizim gönül, ruh, nefis gibi hususiyetlerimizi, sırf bedenimiz değişmez bir kadere sahiptir. Hiç kimse bedeninin kaderim değiştiremez. O halde kadere ilim noktasından bakarken, gerek evrendeki galaksilerin, yıldızların her birisinin yörüngeleri üzerindeki hareketleri, süratleri, dönüş hızları ve kat edecekleri galaksi içindeki dönüş hızları, yörüngeleri hepsi tespit edilmiştir. Mutlak bir kaderdir, insanların bedensel yapışı genetik şifrede tespit edilmiş, o da mutlak bir kaderdir. Bu çağda, gerek kompüterlerin yaygınlaşması, gerekse bu konuda ilmin sığınacağı tek merci olarak her şeyin programlara alınması ve bir nev'î elektronik bir beyin gibi bütün hayatı onların içine bağlaması bize kaderin mutlak hükmünü gösteriyor. O mutlak hükmü insanoğlunun içine mutlak sindirmesi lazımdır. Benim vücudunum aldığı besini hazmetmeği dahi genetik şifremde tespit edilmiştir.

Binaenaleyh ben bedenimin genetik kaderim kabul etmek zorundayım. Aksi takdirde ilmi inkar ederim. Ama bu o kişinin bu hastalıktan öleceğini göstermez, aksine onu bu konuda tedbir almaya yöneltir. Hem bedenî hususiyetlerimiz, hem de evrensel hususiyetler kaderin mutlak hükmü altındadır. Ve kaderin vazgeçilmez tasarrufundadır. Bütün varolan maddeler, tuz varolurken, su varolurken vazgeçilmez bir kader çizgisi içerisindedirler. Hidrojen molekülü oksijen molekülü ile kaderleşmiştir. Bir araya gelip su yaparlar, ben yapmayacağım, ben biraz düşüneyim diyemez.

Sodyum molekülüyle klor molekülü bir araya geldikleri zaman "Biz bir soralım, bir araya gelmemizde bir mahzur var mı?" diyemezler. Otomatikman tuzu yapacaktır. Çünkü o onun kaderidir.

Kaderin bilimsel olarak vazgeçilmez gerçeğini böyle kavradıktan sonra asıl kadere yaklaşırız. Çünkü biz evrendeki kaderin genetik şifredeki kaderi bilip bilmemek açısından hayatımızdaki kaderin akıntısına bir çıkış bulamayız. Asıl bizim için önemli olan kendi hayatımızın kaderidir. Evrende var olan her şey Allah'ın vazgeçilmez bir programıdır. O halde kader, bir programın ifadesi olarak inkarı mümkün olmayan bir hadisedir.

Kadere iman konuşanda, özellikle diğer semavi dinlerde çizgiler daha kapalıdır. Yani mutlak bir kadercilik vardır.

İslamiyette de elbette kadere imanda çok sıkı bir disiplin vardır. Fakat kadere imanı Kur'an'dan öğrenen İslamiyet, kadere yaklaşımında o yazgının nasıl yazıldığında daha bir bilgi sahibidir. şimdi bu ikisi arasında çok fark vardır. Yani kadere mutlak iman ile kaderin insana olan hakimiyetim farklı olarak bilmek açısından çok fark vardır. Daha doğrusu, İslam Allah'a daha yakın olduğu için, kadere de yakındır.

Diğer düşünürler ve diğer dinler İslam kadar Allah'a yakın olmadıkları için, kadere de yakın değillerdir. Çünkü, Allah'a yakın olabilmek, Allah imanım bütün hücrelerine, gönlüne sindirebilmekle olur. Bazı insanlar sanırlar ki, Allah'a iman etmemek, teslim olmamak yolunu seçerlerse kendi hayat iradelerine hakim olurlar ve kader çemberinden dışarıda istediklerini yaparlar. Oysa insan, bir özgürlük peşinde ya da Allah'a inanmadan hayatını tanzim etme çizgisine geçtiği zaman bu da kader olmak için mutlak olur.

İnanmayan insanların elini kulağına götürmesi dahi kaderin vazgeçilmez çizgisi üzerinde cereyan eder ve kendi kendine ben inanmadım, ben bağımsız yaşıyorum veya şu olayı ben yaptım diyenler kadere o kadar çok teslim olmuşlardır ki, farkında olsun olmasın ilâhi kader onlara kıpırtı vermez, ama onlar kendileri yaptım sanır, ama her hadisede günahlarıyla ve yanlış çizgileriyle kaderin hiç silinmez izleri içerisinde yaşarlar.

Evren Kadere tabidir

Binaenaleyh, evren bir kadere tabidir. Herkes bunu bilmeli ki, evren takdir olmuş bir kaderin temsilcisidir. Ve kaderin Levh-i Mahfuz'daki saatlerini, saniyelerini adım adım yaşamak zorundadır. Bütün ayrıntılarıyla Levh-i Mahfuz dediğimiz Cenab-ı Hakkın o dev ekranına hepsi kaydolmuştur. Çünkü Cenab-ı Hak, murat ettiği an o kayda geçer. Kayıttan programlanır, programdan ihdâ'ya geçer. Binaenaleyh, evrenin tümünde bunu görmemek mümkün değildir.

Kaderin ne kadar muhkem olduğunu bugünkü bilimsel açıdan iyi anlayabilmek için genetik şifreler üzerine eğilmek lazım. Çünkü dünkü insan, meni hücresini ve annenin buna katkısını tanıyordu. Bunların meydana getirdiği, bu yavrudaki kaderi ayrı düşünüyordu. Bu iki etken birleşecek, bir cisim meydana gelecek, Cenab-ı Hak onu büyütecek ve büyüttüğü cisim insanı meydana getirecek ve Cenab-ı Hak ne takdir verecekse onu ayrıca verecek sanıyordu. Şimdi bilim tuhaf bir inceliğe geçti. Genetik şifreleri keşfetti. Yani anne rahminde döllenmiş tek hücre halindeyken var olan insanın, en minyatür şeklini otuz milyon hücreye yansıyarak olacak, o gelişmenin bir tek şifreden ibaret olduğunu keşfetti.

Kadere ne kadar yakınız?

İnsan, Allah'a ne kadar yakın olursa, kadere de o kadar yakın olur. Netice itibariyle nasip olur da Cenab-ı Hakka mutlak yakınlığı bulursa Levh-i Mahfuz'un sırrı içerisinde yaşar. Bir nev'i kader kompüteri içerisinde duruyormuş gibi yaşar. Bu bakımdan İslamiyetin kadere iman konusundaki hikmeti, kulla Allah arasındaki sıcaklıkla kaderin verdiği o vazgeçilmez çemberin gevşekliğin! hisseder. Diğer insanlar bunu hissedemez, inanmayan insan kaderin pençesine düşmüş bir zavallı gibi kendisini görür ve eninde sonunda anlar ki yapacağı hiçbir şey yoktur. Teslim olmaktan ibarettir.

Halbuki inanan insan daha yumuşak bir çizgide ve sabahleyin yatağından kalkarken bile kaderin kendisine lütfedip okşayarak kaldırdığım hisseder. Onun için İslam'da kader, hayatın mutluluğudur.

Kader konusunda zihinleri en çok hırpalayan bir hadise, kaderin önceden tespit edilmiş olması keyfiyetidir. Bir insanın doğması için genetik şifreye nasıl bir bağımlılık varsa, anne rahmine o çocuğun genetik şifresi düştükten sonra diyebilir mi ki "Ben kaşlarımı biraz yukarıdan istiyorum, dudaklarım biraz daha etli olsun"? Bunu nasıl söyleyemezse kaderim de öyle değiştiremez. Allah'ın verdiği programa kul bir şey kalamaz. Cenab-ı Hakkın elbette önceden tespit ettiği olacak ki hadise olsun. Allah, mekandan münezzeh olduğu gibi, zamandan da münezzehtir. Cenab-ı Hakkın Levh-i Mahfuzda dercettiği kader sırrının programı hangi anda yapılmıştır, hangi anda yapılacaktır, bu bize ait bir keyfiyet değildir. Yalnız biz yaşamadan evvel bunun takdir edildiğini bilmek zorundayız. Çünkü Cenab-ı Hak bir âyet-i kerimede diyor ki: "Hadiseler olduktan sonra sakın lüzumsuz yere kendinizi yargılamayın, ben istedim öyle oldu."

Binaenaleyh; takdirin önceden yazılmış olması benim artık yapacak işim yoktur demek değildir. Neden? Çünkü yüce kitabımız bunun cevabım veren tek kitaptır. Kader o kadar mutlak bir şeydir ki, o mutlak şeyi "Bir çevireyim de gör" gibi aptalca münakaşalara, tartışmalara sahne yapmamalıyız. Mesela "Madem ki kader böyleymiş gideyim, tren yoluna yatayım" diyemezsin. Bunu kendi kendini tatmin için söylüyorsun. Kader istemedikçe sen ne tren yoluna yatabilirsin, ne de en ufak müdahale edebilirsin. Yaparım sanıyorsun, ama yapamazsın. Çünkü en son anda onun icraatı için mutlaka müsaade-i îlâhi lazımdır. İşte insanların kendi gafleti madem ki kaderde herşey yazılı, gelsin bakalım lokmalar ağzıma, gibi yanlışlıkları da buradan geliyor. Cenab-ı Hak sana o lokmayı verecek olduktan sonra seni kaldırır, sen farkına varmazsın, sanki kamçıyla koşan at gibi koşarsın, o lokmanın peşinden ve alır gelirsin ondan sonra ben çalıştım aldım geldim dersin. Ama kaderinde yazılı olduğu için gittin. Oturayım da gelsin, oturamazsın, kaderinde yazılmışsa oturabilirsin.

Kader değişir mi?

Kaderin değişmezliği ile kaderin değişebilirliği konusunda Yüce Kitabımız bize kaderin değişebileceğini bildiriyor. Ama kaderin değişebilirliği hükmü, "kaderin ipini sana verdim, git istediğin gibi dolaş" anlamında değil, takdirdeki bir çizgiye Cenab-ı Hakkın alması, onun yerine başka bir çizgi koyması anlamındadır ki, yüce kitabımız gerek duanın, gerekse dua ötesi niyazın ve amelin, mü'mince yaşamanın, Allah'a kendini sevdirmenin, kaderin kendisine değişik bir ışık vereceğini bildiren âyetlerle doludur. Onun için kader durup dururken değişmez. Ama insan, duasıyla, gönül zenginliğiyle ve yaşama biçimindeki güzelliklerle kaderin bir çizgisi üzerinde Cenab-ı Hakka nazını kabul ettirebilir.

Yine büyüklerin bir emri vardır. "Kaderin dua ile reddi de kader cümlesindendir." Yani siz kaderlerinizdeki bir sıkıntıyı, tahammül edilmeyecek bir çizgiyi dua ile reddediyorsanız, o da yine kader cümlesindendir. Yani Cenab-ı Hakkın tasvibinin dışında insan kaderinin bir tek virgülünü değiştiremez. Nasıl ki, evrende ay "Ben bugün saat 13.15'te çıkacaktım, ama çıkmıyorum" diyemezse, insanların kaderinde de takdir-i İlâhiyi değiştirmek mümkün değildir. Hayatta bu zor gibi gelir insana, herşey kaderin tasarrufu içindeyse "benim rolüm nedir" gibi. Senin rolün "kulluktur" Allah'ın verdiği İlâhi rolü oynamaktır. Bu çok önemli bir şeydir. Çünkü, bir kula Cenab-ı Hak bir kader vermekle, bir İlâhi senaryo verir. Bu İlâhi senaryoyu oynamakla mükellef olduğu şu dünya sahnesinde, bu değişir mi, değişmez mi diye ortadan çıkması mümkün değildir. Ancak senaryoda kendisine verilen rolün tercihinde bir özellik vardır.

Şimdi Cenab-ı Hak takdirinde murad ettiği hayat rollerim sahne-i aleme, dünya sahnesine insanları ışınlarken ona bir takdir rolü vermiştir, o takdir rolünün intikalinde bir incelik vardır. Nasıl vardır? Aslında rolü oynayan artistin iyi artist olup olmadığı, rolün biçiminde değildir. Mahalle bekçisi olur, rolünü çok güzel oynar, ama kral olur, oynayamaz. Bu bakımdan önemli olan insanın Cenab-ı Hakkın takdirindeki rolü sıcak ve içten oynamasıdır. Bu oynama sırasında eğer o rolün birtakım sıkıntıları, tazyikleri insanoğlunda bir bunalma yaparsa, o eğer inanıyorsa, Cenab-ı Hak o bunalmayı nasıl gidereceğini gösterir, inanmıyorsa büsbütün bunalır, patlar.

Kadere imandaki hikmet de budur. Bunu zevkli oynamak, Cenab-ı Hakka "Aferin güzel oynadın oyununu" dedirtmek gerekir. Aradaki nefsi, kalın bir tabakadan, ince bir tüle döndürerek, Cenab-ı Hakka yakınlaşmak lazımdır. O rolü en sevimli şekilde oynamanın sırrını, yollarını bulmak gerekir. Bir mü'minin en önemli vazifelerinden birisi de her gün Âmentü'sünde "Ve bil-kaderi" dedikten sonra "hayrihi ve şerrihi minallâhi tealâ", yani "Hayır da, şer de Sendendir ya Rabbi" diyerek teslimiyetini mutlaka icra etmesi lazım ki, İslamın kadere imandaki çok büyük bir özelliği görülsün. Çünkü evrende Allah'ın dediğinden başkası olmaz. Eğer şer görüyorsanız, o Allah izin verdiği içindir. Eğer hayır görüyorsanız o da Allah istediği içindir.